Aşıklara ayna

3.12.2016

 Duvardaki aynanın neyi yansıttığını sonradan fark edecektik. Çünkü o anda maşukla aşık hepimiz bir aradaydık ve aynanın içindeki sırrı paylaşmaktaydık. Birbirimizin en güzel yüzüne bakıyor, aynada henüz görmediğimiz yüzlere suretimizi aksettiriyor, ışığın kırıldığı bütün şeffaf yüzeylerden düşüyor, dağılıyor, toplanıyorduk.


Varacağı hedefe mahkum bir ışık huzmesi gibi, istikamet belliydi. Aynayı şahit tutuyorduk, sağdan sağa.

Soframızın bereketi, seven ve sevilenin nurundan yansımıştı. Sobada kestaneler pişerken, gönül küllerinden güz gülleri açmaktaydı. Güz gülleri. Ömrümüzün sonbaharında, dallarımızı iyice sarkıtıp serbest bırakmış, tatlı bir yorgunluk içinde, düşeceği toprağı özleyen birer yaprak gibi hışırdayıp duruyorduk. Goncadan güle dönüp açıldığımızda, Elmalı’daydık!

Evet, Antalya’nın kalbinden ruhuna makamlar geçmiştik göz göze, diz dize. Burada aşıklar silsilesini analım, Vahip Ümmilerin, Sinan Ümmilerin, Niyazi Mısrilerin sözlerinde canlanalım derken… Dipdiri nefesin içinde soluğumuzu tutmuş, kıpır kıpır açılıyorduk.

***

Bir süre sonra apaçık olacaktı halimiz; sadece duvardaki aynadan değildi bize yansıyanlar. Kendimizi maşukun yüzünden seyrediyor, nefsimizin geldiği aşamaya göre, bakışımızı derinleştirmeye çalışıyorduk.

Elmalı’ya özgü yanık keçi sütünden dondurma sofraya geldiğinde, kavun çoktan dilimlenmiş, muşmula tabağa konmuş, üzüm kurusu, ceviz ve elma dilimleri dizilmişti.

Görüş mesafesi millerle ölçülmüyordu sevenler sevildikçe. Birimini kendin belirliyordun, sana ayna olan maşukun yansımasında, gönülden içe içe eri… Gerçeğin aynasını parlata parlata…

Çünkü nakıs bakan noksanı; tam bakan kemali görüyordu. Her şeydeki. 

Derken çaylar geldi. Taze ve kuru yemiş, kestane, dondurma doldu taştı, boşaldı tekrar doldu. Sanki durmadan artıyordu miktar. Her birimizin rızkı tabağındaki sır kadardı. Kimi yığılmıştı, kimi tükenmiş, kimi kıvamında.

Gördüğümüz kadardı bize görünen. Sıfat’ından Zât’ına, var eden de Sensin, yâr eden de… Diyene dek! Hem içimizden hem hiçimizden! Razı olana dek, razı edene dek.

***

Şimdi aşıklara ayna olan iki maşuk. Aşka battıklarında nasıl da girmişler mağaraya gözleri kapalı. El ele. Sağlı sollu, tevhid vurarak, celalinden cemaline… Ta ki açtıklarında gözlerini… Ala dağlar al yanaklı genç adamlara bağ olana… Kanat çırparak uçmaklara… Ta ki gelen Senden gele, yine Sana gide…

Aynanın önünde şimdi maşuk. Maşukun önünde aşıklar. Bir süre sonra ayna hangisi, ben kim, biz siziz derken… “Gel ey gözüm ağla gülmezem ayruk / Cânım dosta gider gelmezem ayruk” dediği gibi Yunus’un… Maşuk ile aşık arasında bir sır paylaşılacak, en uzaklar en yakına gelecek.

Vasıtalar, vesileler, binekler, sınırlar geçilecek, ötede, daha ötede, yükselirken dalacak aşk dalgıçları en diplere. Anasız babasız olana: Kendi olacak ana baba. Ta ki ‘yetim inci’yi, o eşsiz hazineyi kendinden çıkara…

Gözlerimizi kırpıştırıyorduk biz de. Yaşayan kamillerin andığını anıyor, sevdiğini seviyorduk. Yıllar birikiyordu gözümüzde. Yaşlı, kuru gözlerde. İsimler saf tutmuş, övüyor, övülüyordu kesintisiz, yine de yetmiyordu kelimeler. Söylemek yetmiyor, susmak yetmiyordu.

Ayrılık var sanıyorduk hala. Oysa şahit oluyordum ki, uzakta da yakında da aynıydı özlem. Evden çıkınca da eve çıkıyordun. Sofradan kalktığında da sofraya oturuyordun. Her merhalede, her bakışta aşk. Her aşığın gönül sarayında sultan. Elinde akıllı telefonlar, hafızasında fotoğrafları. Ayna bahaneymiş; meğer aslımızla ‘özçekim’ yapmaktaymışız!

***

“Aşk ile faş olduk cümle aleme / Bugün bize Abdülvehhablı derler!” Elmalı’nın canlarından Eroğlu Nuri, mürşidi / maşuku Vahip Ümmi‘yi (ks) kast ederek böyle diyor bir nutk-ı şerifinde. Ali olmaktır bugün Abdülvehhablı olmak dedim ben de. Bugün Abdülvehhablı derler, başka gün Noktavi derler, Fedai derler. Seven ve sevilenin aynı nurdan olduğunu ispat eden aşıklar silsilesinin adı, yarın da dün de farklı olabilir. Özü bir.

Hazreti Peygamber (sav) “Allah vardı ve onunla birlikte başka bir şey yoktu” dediğinde, elan böyledir der Ali (ks). Bu şahitlik; tüm zamanları kuşatıyor. Geçmişi bugüne getiriyor. Elan Ali vardır. Bir adı Ali’dir. Hicret günü öldürülmeyi göze alarak peygamberin döşeğine yatıp uyumuştur. Peygamber de ona etin etimdir kanın kanımdır demiş, kızını vermiştir.

Vahib Ümmi bir beytinde “Kalb içinde cânı ile bulan ibadet lezzetin / Hak yolunda gerçek âşık dönüşünden bellidir…” der. Atomlar dönüyor, gökadalar, felekler dönüyor. Varlık daire. Biz de dönüyoruz. Dönüşüyoruz. Her döndüğümüzün, noktanın sonsuzluğu misali kendi’miz olduğunu, Kendi olduğunu bilinceye dek.

Oluş / devran hep nokta misali döne döne. Sonsuzluğun kucağına açılan bir ‘ilim noktası.’ Kuran’ın ilk ayeti Bismillahirrahmanirrahim’in ba’sının altındaki noktada birleşiyoruz ezelden ebede. Ali oluyoruz Muhammed’e.

***

Vahip Ümmi’nin attığı tohum, Elmalı’yı yeşertmiş, asırlarca beslemiş. Bir ruh medeniyeti kurulmuş. Elmalı’da Abdülvehhablılar silsilesine her gelen aşık, maşukun rengine boyanmış. Allah’ın rengine. Mürşid-i hakiki Resulullah’ın Zat sırrını kendinde bulan kamil. Silsileyi yuta yuta, celali cemali kendinde toplayan; külli vücud.

İşte biz de Elmalı’da, maşukun nefesini çektik. Amacımız İnsan. İnsandaki noktanın şerhini yapan Ali’nin ilmi. Dürülüp bükülen hakikati ol noktada içeriyoruz. Muhammedin gönlünde doğan Ali olmasa irfan kanadını nasıl çırpabilirdik ki?

Nokta; aşıklara ayna. Hangi cihetten bakarsan bak ol Güzel! Ta yönsüzlüğe varıp alemlerin kalbini tavaf edene… İki gencin mağarasına düşmüş bir aşk huzmesi gibi, zorunlu istikameti gönülden isteyene dek…

Kaynak: Marmara Yerel Haber

Hayatımızın Özel Günlerine, Çağlarına, Anlarına Dair

27 Ocak 2020

Mustafa Tatcı, TYB Ankara Şubesinde Konuşacak

27 Ocak 2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir