Bayezid ile Cem’in Hasedi Değil Hasreti

“HİKÂYELERİMİZ TARİH KİTAPLARININ SOĞUKLUĞUNA HAPSEDİLEMEYECEK KADAR CANLI”

“Bizler tarih kitaplarında olayları, neden ve sonuçlarını tek yönlü bir bakış açısıyla ele almaktan öteye gidemeyen bir kuşağın çocuklarıyız. Satırlarından insanî bir zaruret, heves, keder yahut bunun aksi duygular çıkaramazsınız. İhtiraslar vardır, siyah ve beyazlar, haklı ve haksızlar. Ya yüceltiriz ya da aşağılara çekeriz onları.” diyor genç roman yazarı Firdevs Kapusızoğlu. Sultan Bayezid ve kardeşi Cem arasındaki taht kavgasını hiç bilinmedik bir açıdan ele alan ve tarihe insani bir pencereden bakmayı teklif eden Kimsenin Rüyası dili, kurgusu, kahramanları ile okuru bambaşka bir yolculuğa çıkarıyor. Firdevs Kapusızoğlu’na Kimsenin Rüyası’na dair merak ettiklerimi sordum. 

Kültür Bakanlığının GENÇDES Projesi kapsamında aldığı destekle romanını kaleme alan Firdevs Kapusızoğlu, tarihi farklı bir bakışla okumayı teklif ediyor.

Kimsenin Rüyası, Sultan Bayezid ve kardeşi Cem’in hikâyesi etrafında örülü. Anlattığınız sadece onların hikâyesi mi peki? 

Beni etkileyen Türkçe öğretmek için gittiğim bir ülkede karşıma çıkan hazin fotoğraftı. O fotoğrafta Tevere Nehri’ne bakan haşmetli bir kaleye, Castel Sant’angelo’ya, sirayet eden bir yalnızlığın hikâyesi saklıydı. Bizler tarih kitaplarında olayları, neden ve sonuçlarını tek yönlü bir bakış açısıyla ele almaktan öteye gidemeyen bir kuşağın çocuklarıyız. İstediğiniz kadar evirip çevirin o kitapları. Satırlarından insanî bir zaruret, heves, keder yahut bunun aksi duygular çıkaramazsınız. İhtiraslar vardır, siyah ve beyazlar, haklı ve haksızlar. Olaylar ve kişiler oldukları gibi yer alamazlar kitaplarda. Ya yüceltiriz ya da aşağılara çekeriz onları. Biz hiçbir tarih kitabında Cem ve Bayezid’in birbirlerine duydukları hasreti okumadık. Hasetti bizim okuduğumuz yalnızca. Ben iki kardeşin hikâyesini kendi tarihi seyrinde ama insanî yanlarıyla ve yalınca anlatmaya çalıştım. 

Hem tarih hem tasavvuf bilgi yanlışına tahammülü olmayan iki disiplin. Bu açıdan romanı yazmadan ne tür bir ön hazırlık ve okuma yaptınız?

Öncelikle kendime romanın bu iki disiplinin birlikteliğinden doğacak bir çocuk olmayacağını söyleyerek koyuldum yola. Aksi halde romanı hiçbir surette yayımlanmaya değer göremeyecektim. Ne kadar okuma yaparsanız yapın bilgi yetmeyecek çünkü. Tarihî gerçeklere bağlı kalarak yazmanın en büyük handikabı bu. Yaşamadığınız bir devrin kokusunu, lisanını, yaşama kültürünü satırların izini güderek anlamaya çalışmak… Bu sebeple elimden geldiğince okudum, gezdim, araştırdım fakat yine de öğrendiklerimi, gördüklerimi, duyduklarımı yazacaklarıma tek dayanak noktası kılmadım. Romanı yazmaya başladığım dönemde Semih Kaplanoğlu’nun yanında çıraktım. Benim için bir lütuftu ofisinde geçirdiğim günler… Bana kütüphanesini açtı. Üzerinde çalıştığı bir senaryo vardı. Özellikle o senaryo için seçtiği kitaplar, seyahatnameler, menkıbeler yazacaklarıma müthiş bir kaynak imkânı sundu. Bir de hangi işin peşinden koşuyorsanız kapılar da o doğrultuda açılıyor hakikaten. Cem üzerine çalışmaya başlayınca, onun buyruğuyla kaleme alınan Saltukname üzerine bir tez çalışması yapmak nasip oldu. Okumalarımı akademik çalışmalar ve tarih kitaplarıyla destekledim. Ama okumak da bir yere kadar. Gezip görmek, koklamak, iz sürmek gerekiyor. Kültür Bakanlığının GENÇDES Projesi kapsamında aldığım destekle romana zemin olan mekanları -Roma, Napoli, İstanbul, Edirne ve Bursa’yı- adımladım. Şehirlerin kaderlerimizdeki işlevlerini algılamaya çalıştım. Hazırlık süreci hiç bitmedi. Romanı bitirdim dediğimde bile okumalarıma devam ediyordum. Buna rağmen pek çok hatam olmuştur elbet ama elimden gelen gayreti gösterdiğimi söyleyebilirim. 

Kimilerinin inandığı tarihe göre Cem mazlum. Kimilerine göre isyancı. Ama siz meseleye bu tür bir tarafgirlikle değil başka bir yerden bakıyorsunuz. Nedir asıl meseleniz? 

Bizim hikâyelerimiz tarih kitaplarının yüzeysel soğukluğuna hapsedilemeyecek kadar canlı, akışkan ve doğurgan. Ahlak estetiğimizi dantel bir oya gibi düşünürsek hikâyelerimizi bu dantelin zarif ilmekleri olarak değerlendirmemiz icap eder. Benim meselem bu ilmekleri dokuyan hadiselerden yalnızca birini, bir ikindi vakti Tevere Nehri’nin karşı kıyısında karşıma çıkıveren bir tanesini, kendi lisanımın kelimeleriyle anlatmaktı. Yükseltmeden ya da alçaltmadan. Fedakarlıkları, endişe ve zaafları, kurulan ve bozulan oyunları iyi ve kötünün sığ çerçevesinde değerlendirmek yaşananların yaşadığımız ana dokunmasına engel olan perdeler geriyor belleklerimize. Oysa hadiseler baktığınız yeri değiştirdiğinizde şekil değiştiren üç boyutlu bir hologram gibi. Dört ayrı anlatıcı seçmekteki niyetim de buydu.

Dönem hikâye edilirken bir yandan da anlatıcı ve bağlı bulunduğu dergâhın atmosferinde tasavvufi bir iklimi de solukluyoruz. Bunlar yazar olarak size nasıl bir alan açtı?

Aslında daha çok ilk ve son anlatıcı taşıyor bize o atmosferi. İlk anlatıcı bir derviş. Bayezid’le Cemaleddin Halveti arasında mekik dokuyor. Onun peşi sıra sürgünün, inanmanın, yanılmanın, yalnızlığın kokusunu alıyoruz bir akıncıdan. Fransa’ya, İtalya’ya sürükleniyoruz. Cem’in memleketinden uzak topraklardaki dönüşümüne şahitlik ediyoruz. Sonrası İstanbul. Anlatıcı bu kez bir kadın. Acı çeken bir kadının anlattıklarından daha büyülü bir şarkı var mıdır dünya hayatında. En sonunda ise bize hadiselerin örttüğü hakikatleri gösteren bir meczupla karşılaşıyoruz. Burada da o bahsettiğiniz derunî havayı soluyoruz. 

Rüyalar ve mana alemi romanın seyrinde nasıl bir rol oynuyor? 

Rüyalar yalnızca ilk bölümde göstermiyor kendini. Anlatıcıların her birinin bir rüyası var. Rüyaları kendilerine boy aynası oluyor. Sakladıkları, yok saydıkları, arkalarında bıraktıkları her şeyi rüyalarında izliyorlar. İzleyerek eksiliyor ya da çoğalıyorlar. Rüyalarını reçete ediyorlar kendilerine. Şifayı nerede, kimde, nasıl bulacaklarını oradan okuyorlar. Bunu herkese tavsiye ederim, rüyalar asla yanıltmıyor iz güdücüleri. 

Cemaleddin Halveti’nin Bayezid ile ilişkisi neye tekabül ediyor romanda? 

Tasavvuf herkesin kıymete değer gördüğü bir kavram değil. Ama ben insan yetiştirmede müthiş bir rolü olduğuna inanıyorum tasavvufun. İnandığımız din, pratikteki yansıması tam anlamıyla böyle olmasa da incelik dini. Tasavvuf felsefesi, edebiyatı yahut ritüelleriyle bir bütün olarak hayatı estetize etme gücüne sahip bir şey bana göre. Erenler insanı insan olmanın gereklilikleriyle inşa ederken aynı zamanda bir medeniyetin de inşasını sağlıyorlar. Zamansal veya mekânsal bir uzama bağlı değil tasarrufları. Yunus şiirleriyle hayatımızı estetize etmeye devam etmiyor mu? Yahut Mısri’nin bestelenmiş nice ilahileri. Menkıbelere merakınız varsa, okumaya başladığınızda erenlerin yaşadıkları dönemlerde hükümdarlara yakınlık gösterdiklerini görürsünüz. Bu yakınlığı iyi anlamak gerekir elbet. Mana ikliminin sultanları, zahirî Sultanların salik değil malik olmalarını evla görmüşler, devlet işlerine karışmaktan imtina etmişlerdir. Zaten bunun aksini ne zaman görsek orada birilerinin kanının döküldüğüne de şahitlik ederiz. Cemaleddin Halvetî Bayezid’in yükünü derunî manada sahipleniyor. Ona nefeslenecek bir liman oluyor. Ama işte liman liman, gemi gemi. Gemiyi limana çekmiyor hazret. Onun açık denizlere açılması gerek, biliyor. Bu hususa dikkat edilmesi gerek.

GÜLCAN TEZCAN / STAR GAZETESİ

Röportajın Linki: https://www.star.com.tr/cumartesi/iki-kardesin-hazin-hikayesi-kimsenin-ruyasi-haber-1469927/

Leylâ İpekçi "Kimsenin Rüyası"nı Tavsiye Ediyor

27 Temmuz 2019

Hüseyin Vassâf Bey'in Bir Eserinin Mâcerâsı

27 Temmuz 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir