INGEBORG BACHMANN | Kendiliğinden tutuşan kalp

“Ingeborg Bachmann’ın eserlerinde bulduğum ‘bitmemiş’ hissi müthiştir, bende ton değiştirerek yıllarca devam eder onun muğlak bıraktığı anlam boşlukları. Bazen uzaklaşsam da, aşındırdığımı düşünsem de eserlerini, sadık bir okuru olarak ona her döndüğümde bana bambaşka cevherler sunmuştur.”

Leylâ’nın Defteri’nden alıntıladığımız bölümde Leylâ İpekçi, en çok etkilendiği yazarlardan Bachmann üzerine şu satırları yazıyor:

Ingeborg Bachmann’la tek romanı Malina sayesinde tanıştım. Yirmili yaşlarımın başındaydım. Yüzüne düşen saçıyla ocağın üzerine son bir sigara için ateş sağlamak amacıyla eğilen roman kahramanının bu riskli eylemini okurken, yazarıyla arasında kaçınılmaz olarak kurulabilecek bağlantıyı ben de kurmuştum:

Bachmann, ‘ölüm türleri’ adını verdiği romanlarından yalnızca Malina’yı tamamlamışken, 47 yaşında evinde çıkan yangında ağır yaralanarak vücudunu korumasız bir bina gibi siper ettiği bu dünyadan, ‘en kanlı arena’ dediği ‘toplum’dan göçüp gitmişti zira.

Tıpkı Malina’daki kadın kahramanının -daha soyut bir ölümle- can vermesi, kendisinin bir diğer benliğine teslim ederek zaman ve mekândan çıkıp gitmesi gibi.

Bachmann, romanın sonunda, kadın kahramanının benliğinden kurtuluşunu, metaforik olarak bir duvar çatlağına kendi tutuklu kalbini hapsedişiyle ve erkek-ben’inde yaşamayı sürdürüşüyle (acaba daha kalpsiz olarak mı?) bir cinayete benzetmişti ve bu, ‘görünmez ölüm’lerden biriydi.

Ben o vakitler maktulün masumiyet hakkına sahip çıkmak için nice cümle yazmış olmalıyım Malina hakkında defterlerime.

Bugün Bachmann, her Malina okuyucusuyla birlikte bir kez daha diriliyor ve iç dünyalarda her gün vukuu bulan o nice kansız kıyımın, şiddetin en ağırı olduğu gerçeğini fısıldayarak haykırıyor bize.

Ingeborg Bachmann’ın eserlerinde bulduğum ‘bitmemiş’ hissi müthiştir, bende ton değiştirerek yıllarca devam eder onun muğlak bıraktığı anlam boşlukları. Bazen uzaklaşsam da, aşındırdığımı düşünsem de eserlerini, sadık bir okuru olarak ona her döndüğümde bana bambaşka cevherler sunmuştur.



Kelimelerinin gölgesinden taşanlar bazen duaya, yakarışa, bazen acıya, kedere, hüsrana yaklaşır. Eksilten kıyımların, imhanın, tahakkümün karasularından çoğaltan hayallere, rüyalara açılır bazen de. İlerleyen bir kurgudan bahsedemem; bir devam ediştir eserlerinde bulduğum.

Hikâyeden ziyade halden hale geçişlerin bütünlüğüdür.

Bir halin sonsuzluğa düşürdüğü izlerdir. Romanların çoğunlukla beslendiği her tür kimlik ve aidiyetlerin, zaman ve mekânının ötesine geçebilen Bachmann, insanlığın iç dünyasında kendiliğinden konuşulan, belki susulan o dili işittiriyor bana. Her şeyin yıkıldığı anda yapılan neyse, onu yapıyor.

Kalp, insanın en mahrem yeri. İşte böyle çok içerilerde, çok saklı, çok perdeli bir dili var onun kalbinin. Bu yüzden tükenmeyen esin kaynağım. Bize dayatılan ‘toplumsal etmenler’in analizinden öte, çok daha diplere çökelmiş insan gerçekleriyle buluşturuyor kalemini. İnsanlığın ‘görünmez ölüm’lerle kendi kaderinden geçip gitmesinin serüvenini okutuyor -yaşatıyor- bana her seferinde.

İlk okumamda satır aralarında sık sık durmuş ve hüznümü dizginlemek için boşluğa bakmaya çalışmıştım. Ama sanki böyle olmadığını, boşluğun aslında boş olmadığını, birtakım nedenlerin her seferinde birtakım sonuçlara yol açmasının sadece sosyolojik bir gerçeklik olduğunu anlamıştım.

Daha ötelerdeki bir nedene, bir edebiyatçının bize işittirmeye çalıştığı o iç sesin biricik oluşundaki gerçeğe yoksa nasıl ikna olabilirdim ki?

Şurası çok net zihnimde: İnsan kendi muammasıyla yaşamayı kabullendiği ölçüde Malina’da, insanı bir zorbaya dönüştüren toplumsal etmenlerin analizinden çok öte, çok daha diplere çökelmiş insan gerçekleriyle karşılaşacaktı.

Bachmann’ın iç sesinden işitmiş gibiydim onun boşluğa saldığı çeşitli tonlamalardaki nice yakarışını, öfkesini, arzu ve korkusunu. En çok da kâbuslarını. Belleğine yansıyanların o boğuk ışığında henüz gezinmediği nice gizemli dehlizi olduğunu düşünmüştüm. İçimdeki romanın belki de ilk sayfalarını o günlerde yazmaya başladım.

İlk romanım Maya yayınlandığında, Malina’nın özellikle ikinci bölümündeki o iç sızısından gelen imgelerin benimkilerle nasıl da örtüştüğünü fark etmiştim: Belleğin ancak karanlık bahçelerinde asıl niteliğine bürünen kötü bir geçmiş, uyanılamayan kâbuslar gibi flu bir ara katmanda gerçekleşen yıkıcı olaylar, bir tel gerilimine dönene dek titreşmeyi sürdüren o acımasız geceleri çocukluğun…

Otuzlu yaşlarımda, kim bilir kaçıncı okumamdan sonra Malina’nın kadın-ben adını verdiği kahramanındaki arızî durumu da ele aldığım, yazar kadınların acısını ifade etme biçimleri üzerine Virgül dergisinde bir deneme yazısı yazmış ve hemcinslerime dair özeleştiride bulunmuştum:

“Kendimize yakıştırdığımız kırılganlık, mağdurluk gibi edilgen özellikleri bir nevi arıza olarak bir romandan diğerine, yarattığımız kahramanlar aracılığıyla taşıyıp duruyoruz belki de. Her taşıma bir törene dönüşüyor. Duyulan korkular, hüzünler, endişeler baş tacı ediliyor. Bir süre sonra varılan yerde artık insanlığa bir katkı arayışı değil, kendi çığlığımızı duyurma telaşı kalıyor.”

Ingeborg Bachmann’ın kadın kahramanı ise kendi çığlığını duyurma telaşına kapılmaktan ziyade insanlığın kör vicdanını geçmişin acımasızlığından kurtarıp -ikinci dünya savaşı bitmişti çoktan ama savaş sürüyordu ve bizim barış dediğimiz dönemler de aslında hep savaştı- onu ak giysilere büründürmenin hayalini taşıyordu. Ve bunu kendi yazacağı ütopik bir kitaba saklıyordu:

“Bu kitap yazıldığı takdirde, ve bir gün yazılmak zorunda, okuyan sevinçten kendini yere atacak, sırf bir sayfa okudu diye havaya sıçrayacak, böylece birilerine yardım edilmiş olacak, okuyan okumasını sürdürüyor ve sevinçten bağırmamak için elini ısırıyor, çünkü neredeyse dayanılır gibi değil, ve pencereye dayanıp okumayı sürdüren kişi, sanki bir karnavalın ortasına düşmüşler gibi şaşırıp dursunlar diye caddedekilere konfeti atıyor, ve sanki Noel günüymüşçesine aşağıya elmalar ve cevizler, hurmalar ve incirler fırlatıyor, başı hiç dönmeksizin aşağıya eğilip sesleniyor:

Dinleyin, bakın! Ben olağanüstü bir şey okudum, sizlere de okumak istiyorum izin verirseniz, hepiniz yaklaşın, bu olağanüstünün de ötesinde!”

Bu sözcükleri tahayyülünde ‘can’landırmakta olan kadın kahramanı en yakınındaki aşkı Ivan bile işitmez oysa: “Yüzünde kırmızı lekeler belirmiş, neyin var senin, bugün neden öyle aptal aptal gülüyorsun?”

Ivan’ın bu tutumuna çok benzeyen bir tutumu, belki de hiç farkında olmadan yıllar sonra, otuzlarımın sonuna vardığımda yazacağım bir başka romanda; Başkası Olduğun Yer’de yansıttığımı, Malina’yı son okuyuşumda fark ettim.

Elindeki megafonla ağaca çıkmış ve insanlığa dair dehşetengiz gerçekleri haykıran kahramanım, çatal bıçaklarıyla ekranları arasında yaşayan makul çoğunluklar “ne seviyesiz bir üslup bu böyle” diyerek kendisine kayıtsız kaldıkları vakit, dünyanın uzun zamandır narin parmaklarla gösterilemeyecek bir halde olduğunu haykırıyordu. Tabii içinden.

Dönemin meşhur şairi Paul Celan’la uzun yıllar mektuplaşan Ingeborg Bachmann ise her zil çalışında yerinden sıçrayan, yanında kıpırdayan her gölgede tehlikeli bir insan gören, kitap okurken kapının ansızın açılır gibi olduğunu düşünen, önde giden kamyondaki kütüklerin devrileceğinden korkan, arkadan gelen ayak seslerini duyduğunda nutku tutulan bir karakteri anlatıyordu Malina’da.

Kendi sonsuzluğunu güzel olana katmak isteyen bir şairdi o. Toplama kampından çıkan Celan’ın kendi dışına çıkaramadığı acılarını dünyaya yansıtmayı sanki Bachmann üstlenmişti ve yeryüzündeki sıradan vahşetin en çirkin yüzünü bir baba karakteri üzerinden dökmüştü kelimelerine.

Romanında imgelerle, rüya ve kabuslarla metaforik bir biçimde anlattığı şiddet dolu bu baba figürüyle Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi partisi üyesi olan babası arasında bir benzerlik kurmuştu belki de.

Faşizm, iki insan arasındaki ilişkide başlar diyordu. İki kişi arasında hiç sönmeyen alevlere dokunuyor, ateşin yakmadığı insan olabilmenin yollarını arıyordu.

Geceleri uyuyamadığı için hap alıyordu Bachmann. Yaralı vücudu korumasız bir bina gibiydi. Memleketi Avusturya’da değil, İtalya’da yaşıyordu çoktandır. Bir gece kendiliğinden tutuştu saçları. Bahsettiği o muhteşem kitabı yazamadan, belki de okuyamadan, geçti gitti bu dünyadan.

Bundan sonra işitmek isteyeceğim kahramanların ‘iç ses’ini dilin kaynağından her çekişimde, mutlaka Bachmann’ın tınılarını duyacağımdan artık kuşkum yok.

Kırklarımın başında Malina’yı yeniden elime aldığımda kendi sonsuzluğunu güzel olana katmak isteyen, onda eritmeyi isteyen bir edebiyatçıyla karşılaştım. Benimse kulağıma her şeyin karşılığını bulduğum Kitap okunmuştu. Artık ateşin yakmadığı insanın bu dünyadan geçtiğini biliyordum.

Sırrı dökülmüş aynada güzelliğini arayan sanatçının önce güzeli görmesi gerek. Bachmann, iyi bir insan olmayı istiyordu, bunu kendi için değil bizim için diliyordu ve sanırım iyi olmayı yeniden hatırlayan biri, yaklaşabilir ancak güzelliğe. Belli bir edeple.

Bachmann’ın yazgısında alevlerin onun keskin kamçısı yerine geçmediğine inanıyorum artık bu yüzden. Bachmann: Kendiliğinden tutuşan kalp. Oldu. Çoktan. (2008)

Kitabı incelemek için buraya tıklayabilirsiniz…

Nusret Tura'nın Şiirlerine Takrîzi

9 Ağustos 2019

Osman Kemâlî Efendi'den "Kurban İbadeti" Üzerine

9 Ağustos 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir