Yûnus Emre:

Gerçek erlerden biri ve birincisi. Hak âşıkı ve ârifi,

İslâm’ın hakîkati, tasavvufun ilk Türkçe ilmihâli,

Kelimeleri semavîleştirip Hakk’ın rengine boyadıktan sonra kelâmlaştıran kâmil insan,

Türkçe’nin manâ, aşk ve ilâhî dili,

Kelâm ve kalem iklîminin sultânı,

Yol tecrübemiz, öğütçümüz, davetçimiz, mürşidimiz,

Gönül çocuklarıyla kurduğu aşk okulunda binlerce aşk öğretmeni yetiştiren yüce gönüllü eren,

Türkmen kocası,

Dost bahçesinin bülbülü,

Cümle şairlerin başı…

Geçmişimiz, bugünümüz, geleceğimiz…

Hâsılı “Bizim Yûnus!”

*

Elinizdeki Yûnus Emre Dîvânı’nda yüce gönüllü erenin (d.1240-1 / ö.1320-1) elde edilen son belge ve bilgilerle hayatı ve ilâhîleri bir araya getirilmiştir. Eserin sonunda metinlerden hareketle hazırlanan sözlük ve dizin Yûnus’un anlaşılmasında okuyucuya önemli katkılar sağlayacaktır.

Söylenecek ne varsa eserin içinde söylendi. İmdi, okuma, düşünme, tanış biliş olma, ‘sevelim, sevilelim’ deme vakti. Yûnus’a ve Yûnus’un derdiyle dertlenenlere, izinden gidenlere, ‘sevelim, sevilelim’ diyenlere, Yûnus’un gönül çocuklarına selâm olsun…

 

–∼∼∼Ο∼∼∼–

 

Yûnus Emre – Collected Divine Poems

 

Yûnus Emre; the great Divine Lover and gnostic!

The Essence of Islam and manual of Sufism
Yunus Emre is the one who converted the words into ethereal form after painted them by the color of Divine Truth. Yunus is the Sultan of word land. Yunus is the love and divine language of Turkish. He is the experience of our journey, an inviter and guide. Yunus is a high-minded beloved lover who established a love school with his spiritual children born from One heart and raised thousands of love teacher.

The great Turkmenian, Master of all poets…shortly “Our Yunus!”
This comphrehensive work consists of life of Yunus Emre with recent documents and information including Collected Divine Poems (all poems) and his mesnevi named “Risâletü’n-Nushiyye”

Also there are poems and information about the life of Aşık Yunus who is usually confused with Yunus Emre. The glossary at the end of the book will help the reader to understand Yunus clearly. Greetings to Yunus and greetings to the ones sharing grief with Yunus and walking in the footsteps of Yunus…

 

–∼∼∼Ο∼∼∼–

 

ESERİN ÖNSÖZÜ

 

1240/1-1320/1 yılları arasında yaşayan Yûnus Emre, Cenâb-ı Hakk’ın İslâm’la şereflenen Türk milletine ve kendisini arayan insânlığa büyük bir lutfudur.
O, bizim medeniyetimizin inşâsında en önemli temel harçlarından birisidir.
Yûnus Emre önemlidir! Zira o, Türk-İslâm kültürünün tarihte yaşayan her ârifi gibi ilâhîlerinde vaz‘ ettiği ahlâkî ve irfânî değerlerle zihinlerde, gönüllerde ve dilde yeniliklere imzâ atmış kurucu bir şahsiyettir.
*
İnsânı yeniden inşâ etmek!
Zamanı âna getirmek!
İnsânlığın fikirlerini, hayâllerini ve rüyâlarını tekâmül ettirmek!
İnsânlığı düştüğü yerden alıp kaldırmak, onu hakka, hakîkate hazırlamak, kulluk bilinciyle donatıp Allah’a lâyık hâle getirmek…
Esasen peygamberlerin ve onların izinden giden kâmil ve mükemmillerin yüklendiği görev ve insânlığa bıraktıkları mirâs da budur. Bu mirâs, putlaştırılan bütün sahte düşüncelerden kurtulup insânın yeniden inşâ edilmesini sağlayacak yegâne hakîkattir, başka bir şey değil.
Burada mevzûmuz olan Yûnus Emre de sapkın ve taşkın tavırlarıyla varlığının, hakîkatinin ve dininin aslından uzaklaşan insânlığın sadede gelmesi için kimi değerleri yeniden yorumladı. Her ârif gibi o da bazı yanlışları yerinden söküp yerine yepyeni değerler koydu, yaşadı, söyledi ve gönülleri sarstı gitti.
Yûnus Emre, yaşadığı çağın Muhammedî hakîkati taşıyan ve temsîl eden kâmil ve mükemmillerinden Tapduk Emre’nin kapısında ve tapusunda irşâd tezgâhında dokundu. Hayatta “odunculuk” veya “sakâlık” gibi basit görebileceğimiz bir vazifeyle sınandı, içini sabırla tezyîn etti. Nefsini İslâm’ın güzellikleriyle tanıştırdı; değişti, değişti değişti… Değiştikçe derinleşti! Ledün pınarından kandıkça Muhammedîleşti. Sözü Kur’ân, özü Kur’ân hâline geldi. Kendi içinde değişip derinleşirken çevresindekileri de değiştirdi. Yükseldiği gönül burcunda dilimizin ve dinimizin içini yakaladı. “Benden benliğim gitti, hep mülkümü dost tuttu” deyip nefsinin fânî, Cenâb-ı Hakk’ın bâkî olduğunu isbât ve ilân etti. Yollar içinde bir yol, kullar içinde bir kul olduğunu bildi. Bir doğan idi, Tapduk koluna kondu. Çokluk Tûr’undan birlik nûruna yol buldu. Yol tecrübelerini söze döktü. İnsânlığın Hakk’a ve hakîkate dönmesi gerektiğini söyledi. İncitmeden, kırmadan dökmeden konuştu. Bir baba, bir ata şefkatiyle öğütlerde bulundu. Aşk imâmının arkasında namaza durmuş, gönlü cemâat olmuştu. Ayruksu bir göz, ayruksu bir kulak, ayruksu bir dil ile görüp duyuyor ve konuşuyordu. O bize, sevmemiz gerektiğini, sevgi yoluyla Hakk’a ulaşmamız gerektiğini kendi dilimizle öğretti; bizim, aşk ve manâ dilimiz oldu! Annemizden öğrendiğimiz dile manâ elbisesi giydirdi. Kendisi aşkın rengine boyananın dilinin de aynı renge boyanacağını biliyordu. Anadili Türkçe’yi hakîkatin dili hâline getirdi. Arapça bilmeyen insânımıza hakîkati Türkçe va‘z etti. İnsânımızı halktan Hakk’a, taklitten tahkike davet ederken kendi dilleriyle, ümmîlerin diliyle “oku” gönderdi. Onlar da anladılar ve iyi birer “okucu” ve “okuyucu” oldular. Sözleri dilden dile, gönülden gönüle yayıldı. Onun gönül kitabından söylediklerini duyup tefekküre dalanların kulaklarına can suyu kaçtı. Evde, sokakta ve pazarda konuşulan sözler onun kalemiyle semâya kanatlandı. “Dil hikmetin yoludur!” diye bayrak açtı; önümüzden gitti. Arkasından gelenlerin üslûbu oldu. Sonraki gelenler onun izine basarak yürüdüler. Büyük Hak âşıkı Vâhib Ümmî (ö. 1596) bu sebeple “Biz Yûnus’un dersini evliyâdan okuduk” buyurdu. Niyâzî-i Mısrî (ö. 1694) bu sebeple “Niyâzî’nin dilinden Yûnus durur söyleyen!” dedi. İlâhî sevgiden nasibi olmayan taşra gezginlerinin anlamadığı bir nükte de şu idi ki bu aşk ve manâ dilimizin kurucusu olan zât ümmî idi. Bu kelimede hiçbir mecâz söz konusu değildi.
O bir ümmî idi!
“Medreseler müderrisinin oku/ya/madığı aşk dersini” okudu ve velâyetin burçlarında gönül dilini konuşturdu. Kendisi aradan çıkmış, “Yaradan” kalmıştı. Bu sebeple Yûnus dilimizin gönlü, gönlümüzün dili oldu. İslâm’ın derinlerde gizli hakîkatini yakalayan bu Türkmen Kocası, evde, sokakta ve çarşıda konuşulan Türkçe’yi de derinleştirdi; inceltti, zarîf ve nahîf kanatlar takarak semâvîleştirdi. Anadilimize bir manâ elbisesi giydirdi, dilimizi bir aşk ve hakîkat diline dönüştürdü. Nefsini ve nefesini Rabb’inin rengine boyadı. Türkçe onun nefesiyle bir vahiy dili hâline geldi. Arapçayı Rabce yapan Cibrîl-i Emîn bu sefer de Yûnus’un kalemiyle Türkçe’yi Rabce hâline getirmişti…
Ve Yûnus Türkçe’nin Cibrîl-i Emîn’i oldu.
*
Yûnus bize bir kâmilin eşiğinde nasıl terbiye edildiğini nutketti.
Eşiğe gelmeyi, eşiğe yaslanmayı, eşik olmayı ve eşikten nasıl geçileceğini yaşayarak gösterdi. Tapduk Sultân’ın şahsında aşk ve irfan makâmının adresini verdi. Sevenlerine mahrem sırlarını açtı. İki denizi birleştirenlerle yüz yüze gelmemizi sağladı! Nefsimizle tanıştırdı, gönlümüzle barıştırdı.
Yûnus kapıya kadar gelip de direnenlere, taşrada gezenlere hayıflandı. “Şerîat tarîkat yoldur varana/Marifet hakîkat ondan içeri” diye uyardı. “Çağrılmadan gelen gerek!” buyurdu. Ancak Muhammedîlerin Allah’a vuslat edebileceğini haykırdı. Bu sözü duyan uydu, kapıya geldi; duymayan kapıda kaldı; içeriden haber alamadı.
Yûnus içeri girenlerdendi. Söyledikleri içeriden derlediği eşi benzeri olmayan inci gibiydi. Taklit değil, tahkikti. Bizim de tahkike dönmemiz gerektiğini, ilimden irfâna; sûretten manâya geçmemizi istiyordu. “Hakîkatin manâsını şerh ile bilmediler!” diye ikâz ediyor, temelsiz bilgilerimizi havuza atıyordu. Gözü çobanda, gönlü yabanda gezenleri nefsini bilmeye çağırıyordu. “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir!” yahut “İlm okumak manîsi kişi Hakk’ı bilmektir!” diyerek gerçek ilmin nefsimizi ve Rabb’imizi bilmek olduğunu öğretiyordu. Suyu kendi nefsimizin kuyusundan çıkaracağımızı, Leylâ’nın da Şîrîn’in de içimizde olduğunu bildiriyordu. Gönül testimizin kemâl sahiplerinin ağızlarından akan çeşmelerden hemen şimdi doldurulması gerektiğini; “Bin yıl dahi durursa kendisinin dolmayacağını”, dünün ve yarının olmadığını söylüyordu. Zamanı “yağmaya vererek” ânı yaşamamız gerektiğini öğütlüyordu. Dem bu demdir, diyordu.
O, dünya ambarındaki buğdayı elinin tersiyle itip gönül mahzenindeki hazineye tâlip oldu. “Bana seni gerek seni!” demesini bildi. Sırtındaki bütün yüklerden kurtulup gönlünü Hakk’a çevirdi. Bizim gibi yolda yürümeyi bilmeyenlere dönüp yol târif etti. Yolları yola, çokları bire indirmeyi biz ondan öğrendik.
Bizim bütün derdimiz var olmak içindi. “Kimde varlık var ise gitmez gönül darlığı!” diye tembih etti, benliğimizden nasıl kurtulacağımızı öğrendik. Varlığın özüyle tanıştık. İslâm’dan, imândan ve ihsândan uzak bir hayat yaşayan kişinin işinin zor, ilâhî tecellîye mazhar olan âşıkların gönüllerinin “Tûr” olduğunu biz, ondan öğrendik.
Yûnus Anadolu Türklüğünün XIII. yüzyılda siyâsî ve ekonomik meseleler yüzünden bunaldığı, tozun dumana karıştığı bir dönemde büyük sancılar çekerek elde ettiği yol tecrübelerini bizlerle paylaştı. Bir sabâ meltemi gibi içimize girdi, cân kulağımızı açıp bilmediğimiz, görmediğimiz illerden haberler getirdi. Onun getirdiği haberlerle, kulağımız duydu, cân gözümüz açıldı, gönlümüz şâd oldu. Varlığı “Dağlar ile taşlar ile seherlerde kuşlar ile” bir bütün olarak kucaklamak gerektiğini; “Hakk’ı gerçek sevenlere cümle âlem kardaş gelir” düşüncesini biz onun anlattıklarından öğrendik. Hak’tan ayruk ne vardır, kalma gümân içinde” diyen Yûnus bize, “karıncaya ulu nazarla bakmayı” öğretti. Kulağımıza “Miskîn Yûnus gözün aç bak iki cihân dopdolu Hak!” diye fısıldadı, varlığın Hak ile kâim olduğunu” anladık. Yaradan’ı orada burada değil, içimizde aramayı öğretti. Nereye dönersek O’nun vechini göreceğimizi, parmağımızın değdiği havanın, aldığımız nefesin, varlığı bir deryâ gibi muhit olanın “O” olduğunu öğretti. “Sen ve ben” denen yerde “Allah’ın olmadığını: “Gir gönüle bulasın Tûr/Sen ben demek defterin dür” diyerek Cenâb-ı Hakk’ın, kâmillerin gönlünde tecellî ettiğini anlattı. “Her davâdan geçen kişinin Hak’tan yana uçacağını” müjdeledi. Dünyevî sıkıntılarla daralan gönlümüz onun zamân ve mekân üstü irşâdıyla genişledi. Binbir ihtirâs, şehvet ve kîn çamuruyla yoğrulmuş tabîatımızla çırpınıp duruyorduk. “Bu bendeki ben” diyenin “O” olduğunu öğretti, bizi gönül darlığından kurtardı.
Çokluk sahrasında yolumuzu kaybetmiştik, Yûnus elimizden tuttu yokluk deryâsına götürdü. Zihnimiz darmadağınıktı, arıttı, arındırdı; bizi teferruattan kurtardı. İnsânın nefsinden Allah’a yolculuk yapabilmesi için gayrete, sevgiye ve bilgiye ihtiyacı olduğunu söyleyerek yükümüzü aldı. “Ete kemiğe büründü, Yûnus diye göründü!” Aşkın sonunun mâşûk olduğunu bildirdi. İnsânın kendini gerçekleştirmesi, noksanlıklarından kurtulup tamamlanmış bir varlık hâline gelmesi için aşktan başlaması gerektiğini anlattı. Aşksızları aşka davet etti. Aşksız olanların yabanda, yırtıcı bir hayvan mesâbesinde kalacağını söyledi.
*
İnsân “aslına dön, aslını tanı.” emrini yerine getirmek için yaratılmıştı. İnsânın dünyaya geliş sebebini anlaması; gönül âleminde derinleşip Hakk’a dönmesi gerekiyordu. Her bir âşık bu yolda bir türlü nişân verdi gitti. Yûnus da bir nişân verdi. Halkı Hakk’a anlayacakları dil ile çağırdı ve onun her nutku bir davetti!
Yûnus insânlığı, sevgi yoluyla Allah’a davet etti. Onun her biri ilâhî bir davet olan şiirleri kendi üslûbunca idi. Türkmen Kocası sonraları kendi adıyla “Yûnus Emre üslübu” şeklinde anılacak olan tarzıyla haleflerine meş’ale tuttu. İzine basan pek çok âşık onun okulundan yetişti ve Yûnus büyük bir edebî mektebin öncüsü oldu.
Yûnus Emre, hiç şüphesiz yaşadığı yüzyıldan itibaren Türk dilini ve Türk tefekkür hayatını çok derinden etkilemiştir. Vücûd birliği düşüncesinin ve ilâhî aşkın coşkun bir temsîlcisi olan bu büyük Hak âşıkı bir insân-ı kâmil modeli olarak da milletimizi ve insânlığı bugün de etkilemeye devam etmektedir. Tapduk Emre’nin “zamanı geldi söyle!” dediği günden beri Yûnus’un gönüllerde yaşamasının sebebi budur, başka bir şey değil!
*
Yûnus Emre Dîvânı bugüne kadar pek çok kişi tarafından yine pek çok kez neşredilmiştir. Buna rağmen Dîvân’ın sağlam yazmalara dayalı karşılaştırmalı bir neşri gerçekleştirilememiştir. Bahsi geçen bu neşirlerde istisnasız okuma hataları, mısra atlamaları, beyit eksiklikleri, benzer redifli şiir karışıklıkları, dışarıda bırakılan veya yazma sayfalarında kalan şiirler, kelimeler, Yûnus Emre ile başka Yûnuslar’ın şiirlerinin ayrıştırılmaması yani mahlas karışıklıkları husûsunda problemler bulunmaktadır. Merhûm Abdülbaki Gölpınarlı 1943 senesinde neşrettiği eserde (bk. Yûnus Emre Dîvânı, İstanbul 1943) bazı yazmalardan hareketle bir tenkitli metin ortaya koymak istemişse de o günkü şartlarda eldeki belge ve bilgilerin yetersiz oluşundan ötürü bu neşrinde çok da başarılı olamamıştır. Gölpınarlı’nın bu çalışmasında birçok eksiklikler söz konusudur. Nitekim Gölpınarlı bahsi geçen tenkitli metinde kurduğu şiirleri daha sonraki neşirlerinde kullanmamış, Divân-ı İlâhiyâtı tek nüshadan aldığı metinlerle yeniden kurmuştur. Yûnus Emre’nin eserini bizim yeniden ele almamızın sebebi, yukarıda sıraladığımız problemleri gidermeye çalışmaktan ibarettir.
Elinizdeki “Yûnus Emre Dîvânı” başlığı altında kaleme aldığımız dîvân esasen bir tenkitli neşirdir. Fakat bu neşrimizde umûmî okuyucuyu ilgilendirmediği için nüsha farklılıkları tafsilatıyla gösterilmemiştir. Böyle bir ihtiyaç duyan okuyucu bu eserin ilmî neşri olan iki ciltlik eserimize mürâcaat etmelidir:
“Mustafa Tatcı, I: Hayatı-San‘atı-Şiir Dünyası ve Şerhler, İstanbul 2019.”
“Mustafa Tatcı, II: Dîvân-ı İlâhiyât-Tenkitli Metin / Risâletü’n-Nushiyye-Tenkitli Metin / Âşık Yûnus, İstanbul 2019.”
Yûnus Emre’ye ait şiirlerin metnini oluştururken Türkiye içinde ve dışındaki kütüphanelerde bulunan dîvân yazmalarının ve şiir mecmûalarının pek çoğu incelenmiş, bunlardan otuzdan fazlası çeşitli ölçütlere tâbi tutularak tenkitli metinde kullanılmıştır. Yazmalardan en önemlisi hiç şüphesiz Süleymaniye Kütüphanesi’nin Fatih yazmaları koleksiyonu içinde bulunan nüshadır. Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde bulunan yazma, muhtemelen Fatih nüshasından istinsâh edilmiştir. Nüshalardan özellikle Karaman’daki Yûnus Emre Dîvânı yazı ve kâğıt karakteri bakımından Selçuklu dönemi yazmalarına benzemektedir. Söz konusu nüsha Fuad Köprülü, Şahabettin Tekindağ, Cahit Öztelli, Müjgân Cunbur ve Âmil Çelebioğlu gibi ilim adamlarına göre XIV. yüzyılda istinsâh edilmiştir. Abdülbaki Gölpınarlı ve Hasibe Mazıoğlu gibi araştırmacılar ise bu yazmanın daha yakın tarihlere ait olduğunu söylemektedirler. Burada belirtmek gerekir ki Karaman yazması tek başına asla yeterli değildir. Bu husus Fatih yazması için de geçerlidir. Mustafa Canpolat’ın şahsî kütüphanesinde bulunan yazma nüsha Karaman yazmasından aynen istinsâh edilmiştir. Dîvân’ın metnini tertip ederken Karaman (K) ve Fatih (F) yazmalarından başka Yahya Efendi (YE), Nuruosmaniye (NO), Ritter (Rt), Râif Yelkenci (RY) gibi bilinen en eski nüshalar da kullanılmıştır. Bu yazmalara ilâve olarak tenkitli metnimizde Hâcı Bektaş Kütüphânesi’ndeki “Barak Baba Risâlesi”nde ve Millî Kütüphâne’de bir mecmûa içinde bulunan (FB, Nu: 442), bazı şiirler de tenkitli metne dahil edilmiştir. Bütün bunlara ilaveten elinizdeki bu son neşrimizde kıymetli araştırmacılarımızdan M. Fatih Köksal’ın şahsi kütüphanesinde bulunan ve ilim âlemine yine kendisinin yazmış olduğu bir makale ile tanıtılan Yûnus ilâhîleri de değerlendirilmiştir. Köksal, içinde 174 adet ilâhî bulunan bu mecmûayı elinizdeki eserin daha önce yaptığımız neşrindeki (Ankara 1991) şiirlerle mukâyese ederek on yedi tanesinin mevcut neşirde olmadığını, diğer şiirlerin ise kısmî farklarla mevcut olduğunu tesbît etmiştir. Köksal söz konusu on yedi ilâhîyi bir makale ile ilim âlemine duyurmuştur. (Bk. M. Fatih Köksal, “Yûnus Emre Dîvânı’nın Yeni Bir Nüshası ve Yûnus’un Yayımlanmamış Şiirleri”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, 31, İstanbul 2014, s. 143-174. Aynı yazı için ayrıca bk. Yâ Kebikec. Mecmûalar Arasında, İstanbul 2016, s. 87-118.). Biz bu farklı şiirleri kendilerinin müsâadeleriyle elinizdeki baskıya olduğu gibi kaydettik. Diğer taraftan yine elinizdeki bu eserde Köksal’ın kendi kütüphanesinde bulunan cönklerden hareketle neşrettiği Yûnus ve Âşık Yûnus’a atfedilen yirmi yedi şiir de ayrıca değerlendirilmiştir. (Bk. M. Fatih Köksal, “Şiir Mecmûaları ve Cönklerde Yûnus” Yûnus Emre Kitabı, editör: Orhan Kemal Tavukçu, Aksaray 2017, s. 163-210). Âşık Yûnus’a ait şiirleri yukarıda künyesini verdiğimiz ilmî neşrimizden okumak mümkündür. Burada gözden geçirdiğimiz yazmalardan birisi de Üsküdar Hacı Selim Ağa Ktp. Kemankeş Bl. Yz. Nu: 316’da bulanan ve muhtemelen 15. asırda istinsah edilen eski bir mecmûadır. Söz konusu yazmada Yûnus’a ait on yedi şiir bulunmaktadır.
*
Bu eserde Yûnus Emre’nin ilâhîleri en doğru şekilde tesbît edilmeye çalışılmıştır. Fakat söylemek gerekirse, eldeki yazma kaynaklarla Yûnus’un ilâhîlerini kalemden veya ağızdan ilk şekliyle tesbît etmek kesinlikle mümkün değildir. Buna rağmen en iyisini ortaya koyduğumuzu belirtelim.
Burada eserin neşriyle ilgili birkaç ilmî hususu kaydetmekte ayrıca yarar gördüğümüzü belirtelim. Şöyle ki Yûnus Emre’ye ait şiirler, genellikle eski tarihli yazmalardan alındığı için tercihlerimizin umumiyetle doğru olduğuna inanıyoruz. Bu manzumelerin kaynakları metin altlarına kısaltmalarıyla kaydedilmiştir. İlmî çalışma yapacak kişilerin bu künyeleri takip ederek metinlerin asıllarına ulaşmaları mümkündür. Ayrıca, daha önceki 1991, 1997, 1998, 2005, 2008 senelerinde yaptığımız bazı dîvân neşirlerinde çeşitli yazmaların tıpkıbasımlarını da yaptığımızı burada belirtelim. İmdi bu esere aldığımız bir şiiri “bu şiir Yûnus’a ait değildir” diyebilmek için kesin bilgi, belge ve kriterlere ihtiyâç vardır. Yûnus Emre’nin şiirleri daha ziyade Âşık Yûnus ve Âşık Paşa’nın şiirleriyle karıştırılmaktadır. Âşık Paşa’nın şiirleri son zamanlarda birkaç araştırmaya konu olmuştur. Âşık Yûnus’un şiirleri ise ilk defa “Bursa Mecmûası”nda (bk. Bursa İl Halk Ktp., Eski Eserler Bl. Nu: 882.) tasnif edilmiştir. Elinizdeki eserde adı geçen yazmadaki ölçütlere sâdık kalınmıştır.
Yûnus Emre’nin ilâhîlerini neşrederken devrin dil ve gramer özelliklerini aynen korunmuş, şiirin manâsını etkilememesi ve o günün sesini yansıtması hassâsiyetiyle kelime ve eklere müdâhale edilmemiştir. Bu çerçevede mesela ünlü yuvarlaklaşmaları olduğu gibi bırakılmıştır. Zîrâ yuvarlak gelen bir ek düzleştirildiğinde özellikle ikinci teklik ve çokluk şahıs çekim ekleriyle üçüncü şahsı gösteren yükleme (akkuzatif) hâl eki biribiriyle karıştırılmaktadır. Böyle olmakla birlikte bazı ilâhîlerin muahhar nüshalardaki şekillerini esas aldığımızda yuvarlak gelen bir ek düz gelebilmektedir. Yine neşrimizde tek nüshada bulunan şiirlerde görülebilecek vezin, harekelendirme, okuma ve manâ yanlışlıkları metin tamiri yoluyla halledilmeye çalışılmıştır.
“Yûnus Emre Dîvânı” adlı araştırmamızda yazma kaynaklardan hareketle Yûnus’a ait 417 şiir (3450 beyit) tesbît ettiğimizi belirtelim. Seneler önce gerçekleştirdiğimiz ilk neşrimizin önsözünde “bu şiirlere her an yenileri eklenebilir.” demiştik. Burada bugün de aynı kanâati taşıdığımızı belirtelim. Evet “bu şiirlere her an yenileri eklenebilir ve yine bu şiirlerden bir kısmı diğer Yûnus mahlaslı şairlere ait olduğu için asıl metinden çıkarılabilir!” Bugün ilmî bir gerçek olarak kabul edilmektedir ki şair ve mutasavvıf birden çok Yûnus yaşamıştır. Bunların başında Emîr Sultân tarafından yetiştirilen ve “Bizim Yûnus”tan ayırdedilmesi için “Âşık Yûnus” diye andığımız XIV-XV. asırlarda yaşayan bir şair daha vardır. XIII. asırda Orta Anadolu’da yaşayan Bizim Yûnus’un şiirleriyle bu zâtın şiirleri iç içe girmiş, biribiriyle karıştırıla gelmiştir. Yûnus Emre üslûbunun en önemli takipçilerinden birisi bu zâttır. Okuyucu Yûnus Emre’nin zannedilen bazı şiirleri elinizdeki bu “İlâhîler” içinde bulamayabilecektir. Bu durumda aranılan şiirleri “Âşık Yûnus”a bakmak gerekmektedir. Biz bu hususu dikkate alarak “Âşık Yûnus” adıyla ayrıca bir eser kaleme almış bulunuyoruz.
Burada söylenmesi gereken başka bir husûs da Yûnus Emre’ye atfedilen şiirleri mahlaslarından hareketle değerlendirmenin doğru olmadığıdır. Yûnus’un şiirlerini diğer Yûnuslar’dan ayırt edebilmek için onun tasavvufî idrâkini, uslûbunu, nev‘-i şahsına münhasır cümle yapısını, veciz ve sehl-i mümteni ifadelerini anlamak ve hazmetmek icap etmektedir.
Elinizdeki dîvânda her seviyeden okuyucu gözetildiği için nüshalar arasındaki farklar ayrı ayrı gösterilmemiştir. Esasen bu farklar sadece sahayla ilgili çalışma yapan bilim adamlarına faydalı olacağından, böyle bir neşir umumî okuyucu için külfet olacaktır. Ancak şiirlerin tertibinde elif-be (hurûf-ı hecâ) sistemi esas alınarak geleneğe uyulmuştur.
“Yûnus Emre-Dîvân-ı İlâhiyât” adlı bu eserin sonunda Yûnus Emre’ye ait şiirlerin ilk mısralarından hareketle birer “Şiir Dizini”ne, “Sözlük”e, “Kaynaklar”a ve “Kavramlar Dizini”ne yer verilmiştir.
Yûnus Emre’nin eseri ve fikirleri 1930’lu yıllardan günümüze kadar Mehmed Fuat Köprülü, Burhan Toprak, Abdülbaki Gölpınarlı, Faruk Kadri Timurtaş, Necla Pekolcay, Turan Alptekin, M. Fatih Köksal gibi birkaç ilim adamı müstesna, daha ziyade şairin mezarını tartışan amatör araştırmacılar tarafından ele alındığı için uzun bir zaman gerçekten anlaşılamamıştır. Onu hakîkaten anlayanlar “Yûnus’un mezarı toprakta değil gönüllerdedir.” düşüncesinden hareket edenlerdir. Rahmetli şairimiz Bahtiyar Vahabzâde “Yûnus Emre’ye” ithâf ettiği şiirinde ne güzel söylemiştir:
Bir yerde ölüp bes niye min yerde doğuldu
Aşkında yanırken yeniden birde doğuldu
Şi‘rindeki hikmetli satırlarda doğuldu
Bir yerde ölüp bes niye min yerde mezârı
Her gün kazılır çünki gönüllerde mezârı
Otlarda, çiçeklerde ve güllerde mezârı
Efsâne mi gerçek mi? Bu insân nice insân?
Varlık sesidir kopmuş o Türk’ün kopuzundan
Dünyaya davâ için değil manâ için, kavga için değil sevgi için gelen Yûnus, ölü canlarımıza üflediği nefesle “gönüller yapmağa” devam etmektedir. Nihâyet manevî dünyamızın aydınlanması için her zaman Yûnus’a, Yûnuslar’a ihtiyacımız vardır.
Araştırmalarım sırasında pek çok kişiden yardım gördüm; bilhassa elinde bulunan iki ayrı yazma Dîvân’ın fotokopilerini vererek kullanmama izin veren Mustafa Canpolat Bey’e; merhûme Necla Pekolcay’a, rahmetli Âmil Çelebioğlu Hocama; İbnu’s-Serrâc’tan yaptıkları çevirileri henüz neşretmeden benimle paylaşan Mehmet Saffet Sarıkaya, Mehmet Necmettin Bardakçı, Nejdet Gürkan Beylere, yazmış olduğu iki makaleyi ve elindeki Yûnus dîvânı yazmasındaki şiirleri bizimle paylaşan değerli kardeşim M. Fatih Köksal’a, içinde Yûnus Emre mahlaslı şiirlerin yer aldığı bir mecmûa üzerine çalışma yapan ve hazırladığı yüksek lisans tezini burada değerlendirmemiz için lutfeden Giyasi Babaarslan ve Yûnus hakkında yazdığı bir makale ile sahaya katkıda bulunan Zeynep Oktay Uslu kardeşlerime, zamanlarını çaldığım eşim Ebru’ya, çocuklarım Nezahat ve Hamîd’e teşekkür borçluyum. Sağ olsunlar, var olsunlar.
Nihâyet elinizdeki “Yûnus Emre Dîvânı”, evvelen kendi nefsimizin Hakk’ı ve hakikati idrâk etmesi, âhiren geleceğin Yûnuslarını yetiştirmek için hazırlanmıştır. Hiç şüphesiz, Yûnus yüce Türk milletinin bağrından çıkmış bir gül-i Muhammedîdir. Onun mensubu olduğu bir millete, hakîkat ve aşk dini olan İslâm’a mensup olmak; onun konuştuğu dili konuşmak, onun izine basarak yürümek, onun gibi bir aşka, yokluğa ve irfana talip olmak bir şereftir ve bu şeref bize yeter vesselâm!

Mustafa TATCI
Denizli / Kızılcabölük 2020

Detaylar

Stok Kodu9786057670069
Boyut16 x 24 cm
Sayfa Sayısı632
Basım Yeriİstanbul
Baskı1
Basım TarihiOcak, 2020
Kapak TürüKarton Kapak
Kağıt TürüKitap Kağıdı
DiliTürkçe

 

Kitap Hakkında Yazılanlar

Kitabı Dinle

 

 

Yorumlar

Hiç yorum yapılmamış

“Yûnus Emre Dîvânı” için ilk yorumu siz yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir