Mustafa Tatcı Yahut Yûnus’a Adanan Bir Ömür

Mustafa Özçelik yazdı:

Yeni bir Yunus divanı

Aslan Tekin, Yeniçağ gazetesinde Mustafa Tatçı’nın son kitaplarından biri olan “Bir Ben vardır Benden içeri” kitabını değerlendirirken yazının bir yerinde şöyle demektedir: “Yunus Emre’nin en mühim uzmanı..”

Tatçı Hoca için söylenecek önemli bir tespit bu..13. asrın “mütevazı” dervişi Yunus, bir “meçhuller sultanı” iken, vakt erişip ve sırrın ifşası gerekti ki Rıza Tevfik ve Köprülü’yle adeta “keşfedildi”. Onların çalışmalarıyla birden bire aydınların, şairlerin dünyasına giriverdi. Divan’ı yazma nüshalarından hareketle yeni Türk harfleriyle basıldı. Burhan Toprak böyle bir çalışma yaptı. Ardından da  Abdülbaki Gölpınarlı Yunus Divanı’nı neşretti.

Yunus, bu safhadan sonra şiirleri ders kitaplarına alınan, üniversite müfredatına giren bir “şair” oldu. Gerçi, “halk şairi” mi, “tekke şairi” mi  gibi bir yerde “manasız” sayılabilecek tartışmalarla vakit kaybettiysek de “olanda hayır vardır” fehvasınca netice hayır oldu. Yunus meselesi artık bir “akademik” konu yahut mesele olarak ele alınmaya başladı.

Ve bir genç ilim adamı  Yunus Emre üzerine “bilimsel” manada bir çalışmaya girişti. Doktora tez konusu olarak Yunus’u ele aldı. Böylece Yunus’la ilgisi ilmi anlamda ilgilenmeye, 1988’de yayımlanan “Yunus Emre Bibliyografyası”yla başlayan Tatçı Hoca, 1991 yılında dört ciltten oluşan Yunus Emre Külliyatı’nı yayımladı.

Tatçı’nın Yunus’la ilgili  ilk çalışması 1988’de yayımlandı ama çalışma 1986’da başladı. Mustafa Tatçı, o yıllarda 25 yaşında çok genç bir bilim adamıdır. Ama bu işi bu ilk kitapla bırakmamış, sonraki yıllarda Yunus Emre’yle ilgili çalışmalarına devam etmiştir. Bu mesainin neticesi olarak  dört ciltlik ilk çalışmaya sonradan yeni ciltler eklendi. Önce beş cilde ardından altı cilde ulaştı. Böylece Yunus Emre Divan 1. cilt(Divan-inceleme), 2. cilt(tenkitli metin), 3. cilt(Risalet’ün-Nushiyye-tenkitli metin), 4. cilt (Âşık Yunus), 5. cilt(Yunus Emre Şerhleri), 6. cilt(Divan-tıpkı basım) olarak bir “külliyat bütünlüğünde ortaya konulmuş oldu. Böylece Mustafa Tatçı, günümüzün “en mühim Yunus uzmanı” olmayı fazlasıyla hak etti. Bugün onun hazırladığı bu külliyat, bu sahaya ilgi duyan, çalışan yerli-yabancı herkesin en önemli başvuru kaynağı durumundadır.

Akademik kaygının ötesinde

Şu nokta bence çok önemli…Çalışmayı sadece ilmi disiplinlerle yapmak ve sınırlamakla maksad hasıl olmuyor. İşe, gönlü de katmak gerek..Tatcı’nın bir önemi de buradadır. O, bu işe gönlünü de katarak Yunus’un “sırlar” dolu dünyasına yaptığı yolculuğu farklı çalışmalarla sürdümekte. Bunun ilk örneği  2008’de Yunus’la alakalı olarak çıkan iki yeni kitabı… Adını Yunus’un bir mısraından alan bu çalışmalar “İşitin Ey Yârenler” ve “Aşk Bir Güneşe Benzer” başlıklarını taşıyan bu kitaplar ve benzerlerini görmeyi umut ettiğimiz yeni kitaplarıyla Mustafa Tatçı, Yunus Emre ilgisini akademik çerçevenin çok ötesine taşıdığını/taşıyacağını gösteriyor. Belli ki, dünyasına iyice girdiği Yunus Emre, onu bütün benliğiyle iyice sarıp sarmalamış…Çünkü bu kitap, Yunus’un tamamen o “özge dünya”sına girme çabası niyeti ve özelliği taşıyor. Üstelik bunu hem kendisi hem de bizim için yapıyor. Zira Yunus, onca yalın diline rağmen hâlâ anlaşılmamış bir mânâ hazinesi.. Ortada dolaşan ulu orta yorumlar ise onu anlatmaktan çok uzakta..Verilen hükümler çok sathi..

İşte Tatçı Hoca’nın bu son kitabı, arka kapağında da yazıldığı gibi Yunus konusunda “ezberleri bozacak” bir kitap…Çünkü Yunus’a bu anlamda yaklaşmak, onun sembollerinin dilini çözmeye bağlıdır ve bu da üzerini örttüğü sözlerin örtüsü kaldırabilmek bir “bilgi” meselesi olmasının yanı sıra bir “gönül” yakınlığı işi..Mustafa Tatçı’yı “Yunus’a yoldaş olanlardan” saymamız da bu yüzden zaten.. Ne mutlu ona ki, böyle bir pir’in eteğinden tutup ömrünü onun kapısında bu tür işler yapmaya adadı. Zira; Tatçı’nın çalışmalarına baktığımızda ana izlek sufi şairler ama merkezde hep Yunus duruyor.

Durum böyle olunca, bizim de Tatçı Hoca’nın sırrını çözmeye niyet etmemiz gerekiyor. Çünkü her insanın yolu Yunus’la kesişmez. Aşinalık, ezelden ve eskiden olmalı ki bir yazarla Yunus’un yolu bir yerde böylesine keşisin. O kişi Yunus’a yoldaş olma mazhariyetine ersin..Hatta bu uğurda yaptığı ve yapmayı düşündüğü bütün çalışmaları ona adasın, onun için yapsın.

Yunus’un “ümmi” muhipleri:

Tatçı Hoca, bir yazısında “nine”sini anlatır. Hani şu “tam bir Anadolu kadını” dedikleri cinsten bir kadını…”Az konuşan, dedikodu yapmayan, harama el sürmeyen, kin gütmeyen, paraya önem vermeyen hatta hiç tanımayan” yani “maddi” olanla ilgisi olmayan bir kadındır bu nine…Anadolu, bu tür nine örnekleriyle doludur ve onlar “ümmilik”lerine rağmen bizlerin ilk “hoca”larıdır. Saf inanışın, edebin, sabrın, şükrün, fedakarlığın canlı timsalleri olarak bizlere onlar öğrettiler. Kişiliğimizi oluşturan değerler olarak bizde ne varsa, onlardan geldi.

Taçtı, bundan söz etmiyor ama böyle bir kadının torununa Yunus ilahileri söylememesi/öğretmemesi düşünülemez elbette…Çünkü kadim kültürün bu namsız, nişansız bilgeleri uzun kış gecelerinde hep anlattılar Peygamber kıssalarını, Battal Gazi cenklerini..Sonra o sohbet/eğitim saatlerinde girdikleri ve bizi de soktukları maneviyat iklimlerinde öyle bir hala büründüler ki coşkunlukları galebe geldi..Artık sıra Yunus’tadır böyle zamanlarda…Onun ilahileriyle gaz lambasının kısık ve titrek ışığıyla aydınlanan odalarımıza birdenbire nur indi. Dünyadan uhrevi bir aleme geçerken bize eşlik eden şey mutlaka Yunus ilahileri olurdu.

Tatçı Hoca da eminim böyle bir süreçten geçti ki yıllar sonra şuuraltına bir güzellik mirası olarak saklı olan bu zenginlik ortaya çıktı ve Yunus’la buluştu. Nitekim bu fikrimizi destekleyecek bir cümlesi var Dergah dergisinde yapılan bir söyleşisinde. Kendisini Yunus’la ilgili ilmi çalışmalara yönelten  çocukluk dönemindeki“bu ilk sebebi” şöyle açıklıyor: “ Benim, çocuk yaşlarımdan itibaren Yûnus Emre ve Niyâzî-i Mısrî’ye karşı beslediğim sevgi ve bunlar gibi olunabilir mi? Şeklindeki düşüncem, bu zatların hayatlarına ve eserlerine yönelmemi sağladı. Tasavvufî eserlere ve bilhassa dîvânlara olan merakım bu iki zata duyduğum aşırı muhabbetten kaynaklanmaktadır.”

Son görüşmemizde ise mesele çözüldü. Çünkü dedesiyle ilgili söyledikleri bizim yorumumuzu destekliyor: Anlattığına göre bu konuda ailede nerdeyse bir gelenek mevcut: Annesinin dedesine “gece kuşu” denirmiş. Bu şu demek; gecenin sessizliğini onun yanık sesiyle söylediği Yunus ilahileri bölermiş…Şiir inşadına hıçkırıkları karışırmış..

Annesinin babasında yani Tatçı Hoca’nın dedesinde de durum aynı.. Dede-torun birlikte bağa, bahçeye giderken Yunus ilahileri mırıldanırmış dedesi…Üstelik çok etkileyici bir şekilde ezan da okurmuş. Tatçı, bu ezanları duydukça gizli gizli ağladığını söylüyor.

Yetiştiği köyü de böyle…”Ramazan’ın tadı Beşikli Muhtar’ın ilahîleriyle alınır, terâvih, Hacıebe’nin İsmail Ağabey’in arkasında kılınırdı. Biraz hızlı biraz da güzel bir sesle kılınan bu namazdan sonra oturulan Asmalı Kahve’de, sohbet Esat Köseoğlu Ağabeyden dinlenirdi. Fizikten metafize kelamdan sırra intikal edilen bu sohbetlerde Gazâlî, Mevlânâ veya Şeyhü’l-Ekber konuşulurdu. Mesnevî’den, Fusûs’tan bazı konular tartışılır, Niyâzî’den şiirler okunurdu. Bu sırada tavşan kanı çaylar Mehmet Salih Amcanın elinden içilirdi. Asmalı kahve’de metafizik konuşulurken Bizim Köy nere, Mevlânâ veya Şeyhü’l-Ekber kim(?) denmezdi. Konuşan bilir, bilen konuşurdu. Kulaklar bu güzel sohbetlerle yunur, yıkanırdı…”

Tabi ki bu sohbetlerde sözü edilen isimler arasında Yunus’un olmaması düşünülemez. O, mutlaka vardır. Zaten o bizzat adıyla zikredilmese bile sohbetlerin ana konusu tasavvuf olduğuna göre Tatçı’nın doğduğu ve çocuklunu geçirdiği Denizli’nin Kızılcabölük beldesi böylesi gönül ehli kişilerin yaşadıkları bir yer..

Bütün bu detaylar bir arada düşünüldüğünde böyle bir yerin havasını teneffüs eden Tatçı’yı Yunus’la buluşturan sır da çözülmüş oluyor.

Niyâzî-i Mısrî mi Yunus mu?

Sözün işte tam da bu noktasında meseleyi izah anlamında sözü Niyâzî-i Mısrî’ye getirmek gerekiyor. Çünkü Tatçı’nın az önce sözünü ettiğimiz konuşmada Niyâzî-i Mısrî’nin ismini Yunus’la birlikte anması boşuna değil. O, her ne kadar Yunus’u çok seviyor olsa da bilhassa lise yıllarında kendi ifadesiyle daha çok “Niyâzî-i Mısrî’ye hayran….Bu yüzden gönlü ondadır ama master tezindeki performansına  bakarak hocaları ona konu olarak Yunus’u verirler. Şöyle der bu konuda. “Tez konusu belirlenirken “doktora konusu olarak niyetimde Niyâzî-i Mısrî” olmasına Yûnus Emre’ karar verilir.”

Ona göre bu işin zahiri müsebbibi “Sadık Kemal Tural Hoca’dır. Gayb alemindeki mutlak iradenin  tecellisi böyle bir zahiri sebeple gerçekleşmiştir. Yazımızın başında anlatmaya çalıştığımız “Yunus Emre Yolu”na onun düşüş hikayesinin önemli bir detayı da işte bu hadisedir.

Tatçı Hoca, ömrünü Yunus’a adamış olmasına karşın Niyâzî-i Mısrî’den de vazgeçmez..Hatta “ikili okumalar” yürütür. Çünkü ona göre Niyâzî-i Mısrî, Yunus’u anlamada bir imkandır. “Türk Edebiyatında Yûnus’un en iyi takipçisi de Mısrî’dir. Diyebilirim ki, Mısrî Dîvânı baştan sona Yûnus’un bir naziresidir. Yûnus’tan anlayamadıklarımızı Mısrî’den çözebiliriz…”

Tatçı’nın Yunus Divanı

Bilindiği gibi Yunus divanın ilk tenkitli neşri A. Gölpınarlı’ya aittir.Tatçı’nın tesbitiyle “ (onun) kullandığı nüshaların sınırlı oluşu, tenkitli metin neşrinin inceliklerinin henüz oluşmaması, Eski Türkiye Türkçesi’nin sözlüğündeki eksiklikler ve bilgisayar gibi bir imkandan yararlanamaması Gölpınarlı’nın başarısına mâni olmuştur.”

Gölpınarlı bu yüzden bir daha tenkitli metne yönelmez. Bu boşluk Tatçı tarafından doldurulmuştur. Zira çalışmasını 20 ye yakın yazmadan hareketle hazırlamıştır. Daha ötesinde kullandığı yöntem çok önemlidir.

Kendisinden dinleyelim:

“Her şiirin otantik şeklini esas aldık. Beyit beyit, kelime kelime inceledik ve hatta harf farklılıklarına kadar indik. Yûnus bunu nasıl söyler diye düşündük,,” Bu yönüyle orijinal, kendinden önceki çalışmalara benzemeyen bir metindir bu…”

Tatçı’nın çalışmasının bir başka yönü de hazırladığı külliyatın 4. cildini oluşturan “Başka Yunuslar meselesidir. Bilindiği üzere bir ekol olana Yunusun çok sayıda takipçisi olmuş bunların bazıları da Yunus mahlasını kullanmıştır. Aralarında adı gerçekten Yunus olanlar da sözkonusudur. Yani ortada bir den fazla Yunus vardır. Bunlardan en meşhuru Âşık Yunus’tur. Bu yüzden, bu meselenin de bir kitap hacminde ele alınması çok yararlı olmuştur.

Yunus’a gönül gözüyle bakmak

Bir önemli husus da şerh ve incelemede takip ettiği husustur. Bu noktada onun bilimsel kimliğinin yanında bir gönül insanı olarak  tasavvufla hemhal oluşunun önemi çok büyüktür. Sufilerin şiirlerine şablonla yaklaşanlar ondan tek bir mana çıkarken  Tatçı da durum  böyle olmaz:

Ona göre: “Tasavvuf, her makamda ayrı bir şey vaz’ eder. Mutasavvıf, hangi mertebede ise,  vaz’ edilen mevzuyu da bu noktadan değerlendirir. Örneğin irfân kesbetmeyen bir sâlik, Fuzûlî dîvânını okusa, “Allah Allah bu ne dindir puta secde vâcib olmuş” mısraından hareketle şairin zındık olduğuna hükmedebilir. Ama marifet ehli buradaki sanemden yani puttan, Samed olan Allah’a gider. Zira o, meseleye vahdet idrâkiyle yaklaşır. Hak’tan başka bir şey yoksa, “onun nuru her şeyi kuşattıysa”; “nereye yönelirseniz Allah’ın vechi orada” ise, her gördüğüm varlık onun bir eseridir. Eserinin içinde kendisinden başka bir nesne yoktur, der.  Böylece, mecâzdan hakikati çıkarır. Demek ki, tasavvufun ilkelerini tek zaviyeden değerlendirirsek işin içinden çıkamayız. Bu yüzden: edebî eserlerle tasavvufî prensipleri ancak şahısların ledünnî idrâk seviyeleriyle ve makam yönüyle ele alarak telif edebiliriz.”

Yunus Külliyatının inceleme bölümü ile son yazdığı şerhleri “İşitin Ey Yârenler” ve “Aşk Bir Güneşe Benzer” işte tam da böyle bir yaklaşımın ürünü olan çalışmalardır.

Peki, herkesin benimsediği beğendiği bu çalışma için kendisi ne demekte, bunu yeterli görmekte midir?

Bu konuda söyledikleri şunlar:

“İnsan aşkını tam olarak anlatabilir mi?

İrfan, Vehbî bilgidir, Hak bilgisidir. Gönülden gönüle elde edilir… İnsan, irfânını, Hak’tan aldığı özel bilgileri anlatabilir mi?

Kendi aradan çıkıp, bütün vehim putlarını devirip tevhîde ulaşan, Hak ile hak olan kişi sırrını haremlikten çıkıp selâmlıkta halka anlatabilir mi?

Tatçı’nın cevabı bu sorulara  “Hayır!.” Şeklindedir. Çünkü “Hâl, kâl ile bilinmez. Tasavvufun hakikati dile gelmez. Söylenenler aşkın dedikodusundan ibarettir. Arkadan gelen iz sürücülerine bırakılmış birer nişandan ibarettir. Niyâzî-i Mısrî, Yûnus için meşhur “Çıktım erik dalına” şerhinde şöyle buyurmuş:

Her bir âşık bu yolda bin türlü nişân demiş

Biri nişân demedi nişânımdan ilerü

Bir sûfinin dünyasına girmek, madem böylesi zorluklar taşımaktadır. O zaman şu soruyu sormak gerekir:

Bunca çaba boşuna mıdır?

Değil elbette..Önce onun söylediklerine bakalım:

“Bilebildiğimiz kadarıyla söylenebilecekleri söylemiş olduk. Daha ilerü bir nişândan ne haberimiz var, ne de konuşmaya mecalimiz!

Ama, kendisinin de bahsettiği gibi “iz sürücüler” için yolda “nişan” yahut “işaret” taşları vardır. Yola bu gaye ile çıkanlara elbette bir nasip kapısı açılacak, çekilen zahmet, “himmet”i beraberinde getirecektir.  

TATÇI’NIN YUNUS’U

Bu yazının sonunda Tatçı’nın Yunus’a bakışını da vermek gerek. Bu konuda sözü söyleyecek olan haklı olarak kendisi olacaktır. Okuyalım öyleyse…

“   XIII. asrın ikinci yarısıyla XIV. asrın ilk çeyreğinde yaşayan Yûnus Emre, ilâhîlerinde, klasik sûfî terminolojisini Türkçe`ye adapte eden ve kendine özgü bir üslup ortaya koyan ilk Türk-İslâm mutasavvıf ve şairlerimizdir.        

Yûnus, aynı zamanda sûfî düşünceyi millî nazım şekliyle dile getirmiştir. Onun, kendisine has söyleşiyi, bulduğu ses, kolay söylenen fakat derin manâlar taşıyan ifadeleri, bir Yûnus Emre tarzının doğmasına sebep olmuştur. İşte, kendi tarzının mucidi olan Yûnus, Anadolu`da daha sonra yetişen pek çok sûfî şâiri hem şekil yönüyle, hem de muhtevâ yönüyle etkilemiştir.”

Bunları akademik bir bakış açısının sözleri olarak okuyabiliriz ama Tatçı’nın Yunus’a nasıl baktığının şifreleri “İşitin Ey Yârenler” kitabında bulunmaktadır. Şimdi de onların izini sürelim:

“Bütün bunalım felsefelerini gereksiz ve geçersiz kılan”, “kemal şahikası”, “Hak âşığı”, “aşk ve İrfanımızın kaynağı”, bize “din adına, aşk ve irfan adına, dil ve estetik adına” çok şeyler öğreten “güzel gönüllü ve erdemli insan”, “Aşk davetçisi”, bizi “gönlümüzle tanıştırıp nefsimizle barıştıran”, her şeye “ulu bir nazar”la bakmayı öğreten,  bizi “ikilik med-cezirinden kurtaran, bütün sonsuz tecellilerin sadece ve sadece “Hak” olduğunu öğreten bir öncü, bir gönül mimarıdır.

Söylenecek söz, Yunus’u anlama ve tanımla ifadeleri bunlarla sınırlı değil elbette..Ama bir zorluğumuz var ki sükut demine geçmeyi gerektiriyor. O da Tatçı’nın ifadesiyle şu: “Yunus’u anlamak için Yunus olmak gerekir.” Yani Yunus, anlaşılmaz değil. Bütün mesele onun izine basarak mânâ katına yükselebilmeye bağlı..Onun izini sürmeye bağlı..

Bence  Tatçı’nın Yunus’la ilgili çalışmasının asıl önemi burada..Yunus’u anlamak için Yunus olmanın gerekliliğini söylemesi…Öyleyse bu yolda onu da gayretinin daim olması dileyerek yine onun dileğiyle bitirelim sözü:

“Yunus’a ve onun izinden gidenlere binlerce selam, vesselam…” Tabi yaptığı bu önemli çalışmalar sebebiyle asıl selam Tatçı Hoca’ya…

Türkiye'nin En Önemli İsmi: Yûnus Emre

25 Mart 2020

Yönetmen Semih Kaplanoğlu: Bizim şimdi ütopyalar üretmemiz lazım

25 Mart 2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir