Nusret Tura’nın Şiirlerine Takrîzi

2017 yılında, Nusret Tura’nın şiirlerini bir araya getirdiğimiz “Erler Demine” kitabının takdiminde, Mahmud Erol Kılıç Nusret Tura’yı şu cümlelerle tarif ediyor:

“Fatih dersiâmlarından, Mesnevîhan, Süleymaniye Kütüphanesi eski müdürü ve aynı zamanda Tarîk-i Uşşâkî meşâyıhından Arapgirli Mehmed Hazmi Efendi’nin (1880 – 1961) talebelerinden olan Mehmed Nusret (Tura) Efendi (1903 – 1979) Devlet Deniz Yolları’nın İstanbul, Bebek İskelesi’nde gişe memurluğundan emekli olmuş bir sıradan vatandaş. Sıradan vatandaş derkenki kastım, mesela hocasının sahip olduğu toplumsal ünvânlara sahip değil. Yani ne medrese âlimi, ne tekke şeyhi ve ne de bir yerde müdür. Sade bir memur. Kimilerine göre belki de “Biletçi Amca”. Fakat iskeledeki küçücük odasında vapur gelmediği zamanlarda tefekkür ve tezekkür ile meşgul bir Hak aşığı. Şeyhi Hazmi Efendi’nin Fatih Camii ve Beyazıd Camii’nde umûma yaptığı Mesnevi derslerinin ve Keçecilerdeki dergâhında ise hususa yaptığı Fusûs derslerinin müdavimi bir irfan talebesi. Şeyhinin vefatından sonra ise onun yolunu halifesi olarak evinde Hak sohbeti yaparak sürdüren bir mürşid. İşte muazzez İslam dininin terbiye sistemi olan tasavvufun mükemmelliği de burada yatıyor. Zahirî olarak ne mevkide olursa olsun her insandan kâmil bir insan çıkarabilme sanatı. Eğer eğitimin gayesi insanın “kendini tanıması” ise belirli müesseseler çatısı altında verilen eğitim ancak buna Giriş dersleri mesabesinde olabilirler. Üstü ise her yerde, bir kâmilin olduğu her yerde sürdürülebilen hayat boyu bir yaygın eğitim sistemi idi.”

Burada ifade edildiği gibi dışarıdan “biletçi amca”, içerinden kâmil bir zât olan Nusret Tura, 1963 yılında şiirlerini kitaplaştırırken şu takrîzi kaleme alıyor:


Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismi ile başlıyorum.

Muhterem okuyucularım!

Niçin Tanrı demedim de Rahmân, Rahîm Allâh dedim? Bunu size sonra îzah edeceğim. 20 yaşında kendimi bu hakîkat ve tasavvuf ilmine verdim. Bu sene 60 yaşındayım. Âlemleri halkeden Allâh’ın lutf u keremiyle; Peygamberimiz’in (s.a.v.) bizlere şefâat kastı ile bağışladığı İslâmiyet dininin ve Kur’ân-ı Kerîm’in ışığı altında ve Abdülkâdir-i Geylânî, Şems-i Tebrîzî, Hasan Hüsâmeddîn-i Uşşâkî, Mustafa Sâfî Hazretlerinin rûhâniyetlerinden; Mısrî-i Niyâzî, İbrâhim Hakkı, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, İmâm-ı Gazzâlî, Muhyiddîn-i Arabî Hazretlerinin kitaplarından, yani tebellür etmiş benliklerinden feyz alarak Mısrî Dîvânı, Mârifetnâme, Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr, Fîhi Mâfîh, Fusûs kitaplarını okuyarak evvelâ şu dîvânı, sonra “Münacât” ve daha sonra da “Vecizeler” nâmı altında üç eserle siz kardeşlerime farkında olmadığınız; fakat göz önünde olan hakîkatlerin perdelerini açmaya niyet ettim. Tahmin ettiğime göre bu eser okuyanları derin derin düşündürecektir. Gençleri taşkınlıktan frenleyecek, orta yaşlıları hayretlere düşürecek, yaşlıları da “Ah yazıklar olsun! Ben, ne için şimdiye kadar gâfil kaldım” diye teessüre gark edecektir. Fakîrler ümitsizlikten kurtulacak, zenginler ise her fırsatta iyilik yapmaya can atacaklardır.

Hazret-i Mevlânâ’nın “Meclisimize girenler gedâ ise bây, bây ise sultân olur” dedikleri gibi, insânlığa ilâve edilecek bir şey yoktur. Mayasında gizli aşktan haberdâr olmaları kâfîdir.

Bilirsiniz ki âlem, güneş manzûmesi denilen sayısız yıldızlarla doludur. Ortalarında güneş vardır. O, kendi etrafında döner. Büyük yıldızlar onun etrafında ve aynı zamanda kendi mihverleri etrafında da dönerler; Arz gibi. Bazıları da bu ikincilerin etrafında dönerler ve buna tâbi olanlara peyk derler; ay gibi. Güneş battı deriz. Hâlbuki batan güneş değil. Arz ona arkasını dönmüştür. Bu güneşten mâadâ daha kim bilir ne güneşler vardır ki Hazret-i Allâh’ın azametine delil olan bu nâmütenâhî büyüklüğüne; en ufak zerredeki hayâtın inkişâfı da yine Hazret-i Allâh’ın azâmetine delil olan bu asgarî nâmütenâhîlik, akılların halledemeyip âciz kaldığı birçok meselelerden ikisidir. Bu iki yol da sonsuzluğa gider. Onun için ilmin sonu yoktur. Ne kadar âlim olursanız olunuz sonunuz hayrete varan bir cehl ve aczdir.

Şimdi gelelim şu üzerinde bulunduğumuz arza. Yanardağlardan anlaşıldığına göre arzın merkezinde ateş vardır. Gelelim insâna: Âşık olanlar, fazla müteessir olanlar iyi bilirler yürek yanmasını, “âh” derler de bir daha demezler… Demek insânın da içinde ateş varmış. Cenâb-ı Allâh bu kadar uzun bir devrede insâna lâzım olan her şeyi hazırlamış. Maksat insâna olan aşk ve muhabbetidir. Nihayet insân zuhûra gelmiş, başka gelecek bir şey yok. İnsânların içinden en güzel ahlâklı olan peygamberleriyle de konuşmak sûretiyle onları yüceltmiş ve bu peygamberlerin en şereflisi Hazret-i Muhammed (s.a.v.) olmuştur. “Âlemleri senin için, seni de kendim için yarattım. Sen benim habîbimsin, sevgilimsin” diye de övmüştür.

Bundan anlaşılıyor ki Cenâb-ı Allâh insâna âşıktır. İnsânlardan da mukâbil aşk bekliyor. Şunu bilmek lâzımdır ki Allâh umacı değildir, zâlim değildir. Allâh’tan korkmayınız; O‘nu seviniz, sevmediğiniz, sevemediğiniz, kendinizi O’na sevdiremediğiniz takdirde korkunuz; hem o zaman çok korkunuz; çünkü cehennem sizin içindir. Allâh’ı sevmek, Peygamberini sevmekle, onun rengine boyanmakla, yap dediklerini yapmakla, yapma dediklerini yapmamakla kâbildir. Bunlara emir ve nehiy diyorlar ki; sonu yine bizim iyiliğimiz içindir. Anâsır nâmı altında, toprak, su, ateş, hava denilen dört ana varlık i’tidâl üzere birleşince orada hayât başlar. Suda, havada, toprakta birçok faydalı ve zararlı mikroplar vardır, fakat ateşte yoktur.

Her varlık diğerlerine tahakküm etmek ve onları kendi bünyesinde eritmek ister. Hayvanların yiyip içmeleri, insânların servet biriktirmek, yüksek mevkilere sahip olmak arzuları, bu tahakküm arzusunun gizli kalmış bir tezahürüdür.

İşte insânların gönlündeki aşk ateşi de, insânı insânlıktan uzaklaştıran fena huyları yakar. Herhangi bir ateşin, mikroplu maddeleri yakıp temizlediği gibi. Yanana mâsivâ, yakana aşk derler. Resûllullâh Efendimiz bu bilgileri bize gösteriyor. İslâmiyet ve şerîat yollarıyla. Bu yollara kanâat etmeyip, için için kaynayan kimselere de kendi esrârlı yolunu Kur’ân-ı Kerîm’inde gizleyerek bizlere duyurmuştur. Sırası geldikçe siz kardeşlerime onları misâllerle açıklayacağım. Tabii bunu da herkes keşfedemez, anlayamaz. İşte biz kırk senedir yandık, yakıldık ve nihâyet bizi yakan ateşin ışığı ile sizlerin de gönlünüzü, ilim ve idrâkinizi aydınlatmak istiyoruz. Muvaffak olabilirsek ne mutlu.

Bir günü üçe bölmüşler: Sekiz sâat çalışmak; medenî memleketlerden geri kalmamak, günün îcaplarına uymak, kendinin ve çoluk çocuğunun nafakasını temîn etmek için lâzım bir keyfiyet. Sekiz sâat uyku; organlarımızı dinlendirmek, taze kuvvet toplamak, kederlerimizi unutmak için bu da lâzım. Sekiz sâat istirahat; gezmek, eğlenmek, sinema ve tiyatroya gitmek, güzel sanatlara çalışmak için bu da lâzım…

İşte sizi yoktan halkeden, sağlık veren, sizleri sapasağlam halkeden o büyük Allâh için bir sâat sarf edemez misiniz? Mesele burada. Vücûdunuz ıztıraptan, rûhumuz gam ve kederden kurtulup tam ve kâmil bir insân olabilmemiz için bu da lâzım. Dinimizde nasıl zengin olanların zekât vermesi lâzım ise işte bu da ilmin zekâtıdır.

Bilmeyenlere bu ibâdet zevkini aşılamak lâzımdır. İşte o zaman memlekette, ırza tecavüz, banka soymak, cepten para, evden eşya çalmak, içki, kumar, kan dâvası, orman yakmak, menfaat için adam bıçaklama, karaborsacılık gibi fena huyların sahipleri azalacaktır. Belki bir gün hiç kalmayacaktır. En hafif bir hırsız bile “Ben kimin malını çalıyorum? Allâh görüyor.” diyecek, mesleğinden vazgeçecek, iyi bir adam olacaktır. Hakîkî mürşid ise işte bu ilimdir. Doktorluk, mühendislik, hukuk işleri, askerlik, boyacılık hepsi birer ilimdir; fakat insânlığı irşâd etmez. Ekmek parası temîn eder, hayâtı kolaylaştırır. Mumun büyümeyi istemesi, çok ışık vermek arzusu kendisi için değildir. Etrafı aydınlatmak, başkalarına fayda sağlamak içindir. Biz bunun için harekete geçtik. Bu vesile ile sizlere iki hikâye anlatayım:

Selçuklu sultânlarından birisi ava çıkmış. Nihayet bir ceylan görüp arkasına düşmüş. At ve kendisi kan ter içinde kalmış. Dinlenmek için durmuş. Ceylân da kırk elli adım mesafeye kadar yaklaşmış: “Ey sultan” demiş, “halkeden seni bunun için mi halketti? Yapacak başka işin yok mu, beni öldüreceksin, birkaç lokma etimi ya yersin ya yemezsin, postumu ya kullanırsın ya kullanmazsın, yavrularımı öksüz ve yetim bırakırsın, bunlar için mi halkedildin? Başka yapacak işin yok mu? Utanmıyor musun?” diyerek ayrılmış. Sultân düşünmüş taşınmış, mahcup olmuş, yerin dibine geçmiş, kendisini ve hareketini pek âdi bulmuş. Oradan geçen bir çobanın kirli ve kaba elbisesiyle kendilerininkini değişerek dağlara doğru gidip kaybolmuş. Kendisini halkeden niçin halketti? Bunu cevaplandıracak bir âlim aramaya gitmiş.

Süleyman Peygamber’in (a.s.) canı sıkılmış. Rüzgâra emir vermiş: “Beni uçur ve gezdir.” demiş. Rüzgâr da onu almış uçurmuş. Giderken bakmış ki aşağıda ilkbahar havası olan bir yer, her taraf yeşil, ağaçlar çiçek açmış, dere akıyor, kuzular meliyor, çoban kaval çalıyor, çocuklar oynuyor. Çok hoşuna giden bu manzaranın içine girmek için inmesini istemiş ve inmiş. Dinlenmiş, neş’esi gelmiş, bakmış yanında bir kuzu selâm veriyor: “Aman yâ Süleyman, çobanıma söyle beni satmasın ve kesmesin” diye yalvarıyor. Süleyman aleyhisselâm da çobana lâzım gelen emri vermiş, müsbet cevâp almış; kuzuya katran ile nişan yapmışlar. Ertesi sene olmuş, Hazret-i Süleyman yine seyrâna çıkmış, aynı yerde inmiş, aynı kuzu selâm vermiş, bu sene kesilmek istediğini söylemiş. Sebebi soruldukta şöyle cevap vermiş: “İlkbahar pek güzel geçti yaz geldi, tüylerimin altında sıcaktan yandım. Sonbahardan sonra kış geldi, üşüdüm. Kâh yiyecek ot bulduk, kâh bulamadık. Çobanımızdan hepimiz sopa yerdik. Kar yağdı, ağılımıza kurtlar geldi, bir kısmımızı paraladı. Baktım yine bahar geldi, tabii yine yaz ve kış gelecek, tabiatın başka mevsimi yok ki kalıp onu göreyim. Hayât buymuş, nihayet ölüm. Ya kurtlar paralar, ya dereye düşer boğuluruz. Tâlihimiz varsa ayyaşların rakı sofrasında değil, namazında, niyâzında bir insân-ı kâmilin midesine gideriz. Hayvân iken insân oluruz ve o müslümanın ibâdetinde ona kuvvet oluruz veya belinde tohum. Bu sûretle mi’râcımız tamam olur” demiş. Hazret-i Süleyman bir hayvanın ağzından çıkan bu sözleri işitince Cenâb-ı Allâh’ın azameti karşısında secdeye kapanmış.

İşte muhterem okuyucularım, bu dîvânda benim nasıl yandığımı göreceksiniz; okuyacaksınız. İsterseniz siz de yanınız, fakat şarkıda söyledikleri gibi “sade kendin yanma, yakmasını bil”. Ham idim piştim, yandım ben ibâdet için. Tanrı ile baş başa kalmak için, sabah namaz vaktinden bir iki sâat evvelini tercîh ettim. Tam kırk sene kahvaltı etmeden çalıştım, sizlere bu risâleyi hazırladım. Umarım ki bu irfân eserinden çok fayda göreceksiniz. Hatasız değilim, ikazınıza teşekkür ederim. Hangi kelimeleri bilmediğinizi tahmin etmediğim için de bir lügât listesi yapamadım. Sorun söyleyeyim.

Muhterem okuyucularım!

Yaşamakta görünen ölülerden olmayın, bir ölü gibi tecâvüzlerden, taarruzlardan, dedikodudan çekinin, fakat mânen, rûhen ebedî hayâta kavuşun. Bu âlemde çok korkulan, “ölüm” denen şey yoktur. Elbise değiştirmek vardır. Cepheye giderken asker elbisesi giyeriz, mektebe giderken sivil elbise giyeriz, düğüne ve bayramlaşmaya giderken başka, seyahate giderken de başka elbise giyeriz.

İşte Hakk’ın huzûruna giderken de oradan geldiğimiz gibi üryân olarak gideceğiz. Ölmüş değiliz, var olan bir şey yok olmaz. Esâsen yokluk denen şeyi hatırdan çıkarınız. Bu âlem devr-i dâim âlemidir, inkılâp, ibtilâ âlemidir. Bilene cennettir, bilmeyene cehennemdir. Bu âlem aşk âlemidir. Bütün varlıklar, güneşten toprağa kadar her şey, insâna hizmettedir. İnsâna âşıktır. Tekâmülün son merhalesi insânlıktır. İnsân da kendi hizmetinde olan bu varlıklara lüzumundan fazla alâka göstermemelidir. Yaradanı düşünmek, O’nu bulmak ve görmek aşkı ile yanmalıdır. Aşka, aşk ile mukâbele etmelidir. Sevgiye sevgi ile mukâbele etmeyen insân ne zâlim, ne nankör bir insândır!

Dîvânımızda yazı sırası bozulmuştur. Sofranızda nasıl ekmek, tuz, su dâimâ bulunuyorsa, bu gibi mânevî, ilâhî eserleri de tekrar tekrar okumanızın çok faydası vardır. Her seferinde bir başka idrâke ereceğinize emînim. Hazret-i Allâh ilmimizi ve anlama kabiliyetimizi ziyâde eylesin… Âmîn…


“Erler Demine”yi incelemek için buraya tıklayabilirsiniz…

Hüseyin Vassâf Bey'in Bir Eserinin Mâcerâsı

8 Ağustos 2019

INGEBORG BACHMANN | Kendiliğinden tutuşan kalp

8 Ağustos 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir