Osman Kemâlî Efendi’den “Kurban İbadeti” Üzerine

“Ey insanoğlu! Önüne gelen ve bin meşakkata katlanarak sana kavuşmaya çalışan bu bir lokma nimeti gafletle yeme. O lokma ki sana kavuşmak için feleklerden feleklere, eleklerden eleklere geçerek devredip nihâyet arza düştü. Ot oldu, senelerce muhtelif nebâtlarda dolaştı ve sonunda tasfiyeye uğrayarak hayvâna geçti. Ve binlerce sene hayvânlar âleminde devretti, dolaştı, nice mihmetlere eziyetlere uğradı ve nihâyet insanların yemesi cevâz verilen bir hayvânda karargâhını kurdu. Fakat bir gün geldi ki tam insana kavuşacağı sırada bu karârgâh kurduğu hayvânı, eti insanlar tarafından yenilmeyen vahşi bir hayvân avladı ve yedi. Ne yazık ki tam gâyesine erişeceği anda tekrar hayvânlar âlemine düştü ve binlerce sene sürecek bir yolculuktan sonra mukadderâtında nebâtlar âlemine düşme yoksa tekrar insan önüne çıkmaya hazır bir hayvâna meselâ tavuk veya eti yenen kanatlı bir hayvâna geldi ve boynunu dervişâne bir teslimiyetle bıçağın altına uzatmak sûretiyle başını fedâ etti. “

Osman Kemâlî Efendi “İrfân Sızıntıları” kitabında kurban ibadetinin hakîkati üzerine uzun uzun tefekkür edilesi şu satırları kaleme alıyor:

Merhameti gâlip olan bir kimse, bir karıncayı değil öldürmek incitmekten bile çekinirken bütün âlemlere rahmet ve şefkat menbaı olarak gönderilen Nebiyy-i zî-şân efendimiz nasıl oluyor da bunca hayvânların kesilmesine ve kurbân edilmesine cevâz vermiştir? Acaba ne hikmete mebnî bunu ümmetine emr ü fermân buyurmuştu?

Biz yazımızın her bir harfinin ve bütün mahlûkatın nefeslerinin sayısınca ebediyyetlere kadar O Resûl-i zîbâ ekmelü’t-tahâya efendimiz hazretlerine salât u selâm ederek pek mühim olan bu esrârı Muhammedî vârislerin en mükemmeli olan Hz. İnsan-ı kâmilin emirleriyle açıklamaya çalışacağız. Yardım Allah’tantır.

Hakîkat sâhiplerinin açıklamalarına göre varlıkta görünen her bir şey (mazhar), yani “Kün” emri ile yaratılan bütün âlemlerdeki cânlı ve bizim hislerimize göre cânsız sayılan ne kadar mevcûdât varsa bunların her biri ilâhî isimlerden bir ismin mazharı olup Hak Taâlâ hazretleri onlara mazharı bulundukları isimle tecellî eyledi. Yalnız bâtında olan İlâhî birliğin (ahadiyetin) isimler topluluğunun sûreti yani ilâhî birliğin mazharı “Âdem”dir. Allah bütün ilâhî isimlerin topluluğuyla Âdem’de tecelli eyledi ve kâmil insânın hayâlini zâtına âyîne kıldı. Âdem, âlemde zuhûra gelen sûretlerin âhiri ve hâtemidir. Bütün mevcûdâtın hulâsası olup ayn-ı Hak’dır.

Bunu biraz daha açık bir lisânla ifâde etmek istersek bütün mahlûkât kendi âlemlerinde Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden bir ismin müsebbibi (vesilesi, varlığa getireni) olup Hakk’ı o isim ile tesbîh ve zikrederler ve o isimle diridirler. Hayâtlarının devâmı o ismin tecellîsi ile kâimdir. İnsâna gelince, o mazhar-ı küldür (Hakk’ın tam mazharıdır). İnsan-ı kâmil bütün ilâhî isimlerin (esmânın) zâkiri olduğu gibi, isimlerin kaynağı olan “Allah” ism-i şerîfinin de zuhûr ettiği yani göründüğü mahaldir. Yani Allahu Teâlâ hazretleri; ef ‘âliyle, sıfatıyla ve zâtıyle insanda zâhir ve âşikâr oldu.



Fakat bunu bilen ve böyle olana insân-ı kâmil, bunu bilmeyenlere de insan-ı gâfil denildi ki Kur’ân-ı Kerîm’de, Cenâb’ı Hak bu gâfiller için “Onlar hayvândan daha aşağıdırlar. A’raf/179.” buyurdu. Bunu böylece bildikten sonra yenilmesine ve kurbân edilmesine cevaz verilen hayvânları ele alalım. Yukarıda da açıkladığımız üzere her mahlûk kendi âleminde Allah’ın isimlerinden bir ismi zikretmekte idiler. Bunlardan bir kısmı Allah’ın Hayy ve Kayyûm ism-i şerîfini zikretmekle beraber bütün ilâhî isimleri de zikretmek ve o isimlerin mazharı olmak için aşkla yanmakta ve yakılmakta idiler. Bu aşkla Cenâb-ı Hakk’a mürâcaat ederek:

-Yâ Rabbi! Biz gerçi kendi âlemimizde senin Hayy u Kayyûm ism-i şerîfini zikretmekteyiz fakat bununla beraber diğer bütün isimlerini de zikretmek için çırpınmaktayız. Bize rahm et ve bütün isimlerini zikretmek için ne lâzımsa onu bildir de yapalım, dediler. Bu niyâz üzerine Cenâb-ı Hak onlara:

Ey devâsı insan-ı kâmile kavuşmakla elde edilen derde müptelâ olan mahlûkum! Siz insân-ı kâmilin huzûruna çıkmadıkça, ona kavuşmadıkça bu dertten kurtulamazsınız. O insan benim zâtımın mazharıdır. Derdinizin devâsı da O’dur. Fakat ona kavuşmak çok zordur, ona giden yollar kanlar, ateşler, dikenler velhâsıl bin bir belâ ile doludur. Evvelâ canınızdan ve teninizden vazgeçeceksiniz. Yani, cânı ve teni onun yolunda kurbân edeceksiniz. Bununla da iş bitiyor sanmayın. O uğurda başınız kesilecek deriniz yüzülecek, kemikleriniz parça parça edilecek etleriniz kıyılacak. Ateşlere girecek, kaynar sularda haşlanacak, fırınlarda kızgın yağlarda kavrulacaksınız ve nihâyet nefis bir yemek şekline bürünerek insana kavuşmak üzere onun önüne geleceksiniz. Ey bana niyâzda bulunan mahlûkum! Bütün bu saydığım çilelere ve terbiye usûllerine katlanarak insana kavuşmaya râzı mısın, diye sordu. Onlar da:

-Evet, yâ Rabbi, bütün bu saydıklarını kabûle hazırız. Cânımız da kanımız da o rûh-ı aziz uğrunda fedâ olsun, dediler. Ve böylece kurbân olmaya hazırlandılar.

Ey insanoğlu! Önüne gelen ve bin meşakkata katlanarak sana kavuşmaya çalışan bu bir lokma nimeti gafletle yeme. O lokma ki sana kavuşmak için feleklerden feleklere, eleklerden eleklere geçerek devredip nihâyet arza düştü. Ot oldu, senelerce muhtelif nebâtlarda dolaştı ve sonunda tasfiyeye uğrayarak hayvâna geçti. Ve binlerce sene hayvânlar âleminde devretti, dolaştı, nice mihmetlere eziyetlere uğradı ve nihâyet insanların yemesi cevâz verilen bir hayvânda karargâhını kurdu. Fakat bir gün geldi ki tam insana kavuşacağı sırada bu karârgâh kurduğu hayvânı, eti insanlar tarafından yenilmeyen vahşi bir hayvân avladı ve yedi. Ne yazık ki tam gâyesine erişeceği anda tekrar hayvânlar âlemine düştü ve binlerce sene sürecek bir yolculuktan sonra mukadderâtında nebâtlar âlemine düşme yoksa tekrar insan önüne çıkmaya hazır bir hayvâna meselâ tavuk veya eti yenen kanatlı bir hayvâna geldi ve boynunu dervişâne bir teslimiyetle bıçağın altına uzatmak sûretiyle başını fedâ etti. Ve yukarıda saydığımız, kesilme, biçilme, haşlanma ve fırınlanma gibi safahat geçirerek senin sofrana bir nefîs bir nimet olarak geldi. Sana lâzım olan bu nimetin geçmiş olduğu mâcerayı tefekkür ve teemmül etmek sûretiyle o lokmayı ağzına koymaktır. Çünkü o lokma senin vücûduna girdikten sonra sende kan, et, ilik, kemik ve nihâyet sende sen olacak ve seninle Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerini zikriyle kemâle erecek ve senin Cennet-i Kalb’inden cemâli görmeye mazhar olacaktır.

İşte, önüne konan nimeti böyle tefekkür etmek sûretiyle yemen senin hem şükrün ve hem de hamdin olduğu gibi aynı zamânda kurtuluşunun sebebi olacaktır.

Bir de bunun aksini düşünelim:

Önüne gelen nimetin geçirmiş olduğu bu safahatten haberi olmayan bir gâfil bu nimeti yiyor. Ve bu gıdâdan hâsıl olan kuvvetle her türlü fuhş u rezâleti yapıyor. Her türlü fenâlığı işliyor. Yediği o hayvânın kendi âleminde zikretmiş olduğu ilâhî ismi dahi ona unutturduğu gibi onu da kendisinin bulunduğu esfel âlemine (en alçak âleme) ve gaflet uçurumuna düşürüyor. Hak Teâlâ hazretleri bu sınıfa dâhil olanları Resûl-i Ekrem efendimize Kur’ân-ı Mecîd’inde şu âyet-i celîle ile bildiriyor:

“Lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ velehum a’yunun lâ-yubsirûne bihâ velehum âżânun lâ yesme’ûne bihâ ulâ-ike kel-en’âmi bel hum edall ulâ-ike humu’l-ġâfilûn.”

“Ey Habîbim! Biz onlara kalp verdik, fakat onunla hakîkatı anlayıp bilmeye çalışmıyorlar. Göz verdik, onunla hakîkati görmüyorlar. Kulak verdik, o kulakla hakîkati işitmek istemiyorlar. Öyle ise onlar, yani insan sûretinde gördüklerin insan değil hayvândırlar. Yok yok belki ve muhakkak hayvândan daha aşağı derecedediler. Çünkü onlar gâfildirler. A’râf/179.”

Allahu Teâlâ hazretleri nimetin gâfili olan bu sınıf insanları Hitâb-ı Celîl’ine muhatap görmediği için kıyâmet gününde hesâba çekildiklerinde onlara hitap etmeyip onları nimetlerden soracağını şu âyet-i celîle ile haber veriyor:

“Summe le tus’elunne yevmeizin anin naîm. / O hesap gününde sizler nimetlerden sorulacaksınız. Tekâsür/8.”

Yani o günde sizinle konuşmayacağım. Sizi hitâb-ı izzetime lâyık görmeyeceğim için size hitap etmeyeceğim. Ve sizi yediğiniz nimetlerden soracağım, bakalım onlar sizin hakkınızda ne diyecekler? Nasıl şehâdette bulunacaklar?

Gâfilin yediği nimet Cenâb-ı Hakk’a diyecek ki:

-Yâ Rabbi! O cismi rezil ( zelil) olana ve rûh-ı habîse (kötü varlığa) ebediyetlere kadar lânet olsun. Çünkü ben kendi âlemimde senin ism-i şerîfini tesbih ile meşgulken bu hâin ve sefil vücûda seni göreceğimi ve ism-i zâtını zikreceğimi zannederek koştum. Birçok tavırlardan geçtim, her türlü eziyetlere katlandım ve nihâyet ona geldim, ona kavuştum. Onda kan, onda et, onda kuvvet oldum. Benden hâsıl olan kuvvetle türlü türlü rezâletler ve alçaklıklar yaptı. Bana kendi âlemimi ve tesbihâtımı unutturup tabîat ateşinde esir etti. Yâ Rabbi! Ona ebediyetlere kadar lânet et, diye davâcı olacak.

Ârif-i billâhın yediği yemek ise:

-Yâ Rabbi! O latîf cisme ve kerîm ve şerefli rûha (cömert ve yüce varlığa) ebediyetlere kadar salât u selâm olsun. Ben kendi âlemimde senin yalnız bir ism-i şerîfini zikir ve tesbih ederken hazret-i insan olan bu mübârek vücûda geldim, onunla vuslat ettim. Ve orada bütün ilâhî isimleri temâşâ ettim. Yâ Rabbi! Sen o mübârek insana salât ü selâm eyle, diye niyâzda bulunacak. Yarabbi bizi gönderdiğin peygamberlerin önderi hürmetine ârifler zümresiyle birlikte haşret.

İrfân Sızıntıları’nı incelemek için buraya tıklayabilirsiniz.

INGEBORG BACHMANN | Kendiliğinden tutuşan kalp

10 Ağustos 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir