Semih Kaplanoğlu ile “Manevî Gerçekçilik” Üzerine

Semih Kaplanoğlu’nun hayatı ve filmografisi üzerine yapılan bir nehir söyleşiden oluşan Yusuf’un Rüyası kitabı Kaplanoğlu’nun çocukluğundan bugüne kadar renkli hayatından, edebiyatla ilişkisinden, sinema serüveninden ve film anlayışından izler taşıyor. Alıntıladığımız bölümde Kaplanoğlu manevî gerçekçiliğin çerçevesini çiziyor…

Bir söyleşinizde “manevi gerçekçilik” diye bir kavram kullanıp “Belki sinemamı bu tarif edebilir” diyorsunuz.

Bir dengeye vurgu yapmak için söyledim onu. Sadece gerçekçiliğe ya da sadece metafiziğe yaslanmak hakikati tam olarak çevrelemeyebilir. Biri katı bir natüralizme, diğeri gerçeklikten kopuk fantaziye kayabilir. Bu iki ucu birleştiren şey, gerçekliğin içindeki maneviyatı ve maneviyatın içindeki gerçekliği içermeli. Bunu içerdiğinde izleyici filmle kendi hayatı arasında bir bağlantı kurabilir. Biz sadece gerçekle yaşamıyoruz; mananın, görünenin arkasını da arıyoruz. Ben o dengeyi arıyorum. Tıpkı bize yaşamamız önerilen hayat gibi.

Nedir o önerilen hayat?

Allah’ın kitaplarında önerdiği yaşama biçimi. Dünyadan elimizi eteğimizi çekip sadece maneviyatı yaşamak değil, maneviyatı gündelik hayatın içine yerleştirerek yaşamak. Bütünsel bir şekilde, iyilik ve kötülükle bir arada, her an sınanarak ve idrakla, şuurla yaşamak. Film yapmak da aynı yaşantının bir parçası benim için, o sebeple bunları ayıramıyorum birbirinden.

Bu tür bir sinema seyirciyle nasıl bir bağ kurabilir sizce? Örneğin, “sanat sineması” adı altında toplanan filmler daha çok düşünceyle, “ticari sinema” ise daha ziyade duyguyla özdeşleştiriliyor.

Bence çok yanlış. Ticari sinema düşünceyle, öbürü duyguyla alakalı; çünkü ticari sinema akılla ve formüllerle yapılıyor, duygularla değil. Onun alternatifi olacak bir sinema varsa duyguyla yapılmalıdır.

Üretim biçimi açısından bakarsak evet, ama ticari sinemanın duyguları provoke etmeye çalıştığını, buna karşılık sanat sinemasının düşüncelere hitap ettiğini söyleyemez miyiz?

Ticari sinema duygulara mı yoksa nefse mi hitap ediyor acaba? Bence nefse hitap ediyor. Korku, öfke, şiddet, seks; bunlar nefsi kışkırtır, gıcıklar. Ben orada halin önemli olduğunu düşünüyorum, filmin sizde bıraktığı hal. Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ında bir bölüm vardır; insanlar sinemadan çıkarlar, filmin yarattığı ve birkaç dakika sonra yok olacak bir hal içindedirler. Her film öyle bir hal üretmeli. Kuran-ı Kerim’de bir söz vardır: Akleden kalp. Kalbin akledebiliyorsa eğer, sanatın da hareket ettiği düzlem orasıdır.

Ben de buraya gelmeye çalışıyordum. Sizin sinemanız bu düşünce-duygu ikileminde farklı bir yerde duruyor; düşünsel tarafı kuvvetli ama bir yandan da aklı dumura uğratmaya çabalayan bir yanı var.

Bu ikisini bir araya getirmeliyiz… Sığ ve sığlaştıran bir dünyada yaşıyoruz. Yalınlaştırmaktan çok bayağılaştıran, basitleştiren, sığlaştıran bir dünya. Sanat değil bu; bir tür tükenişi, yok oluşu haber veriyor. Herkes güvensizlik ve korku yaratırken görsel dünya da sürekli bunu tekrar üretiyor. 13-14 yaşındaki çocuklar bilgisayar oyunlarında sürekli tetiğe basıyor. Öldürmek sıradanlaşıyor. Sadece fiziki bir öldürmeden bahsetmiyorum; düşünceyi öldürmek, karşıdakinin varlığını yok saymak, sürekli bir öteki tanımlaması yapmak… Böyle bir dünyada film yaparken bu değirmene mi su taşımalıyım yoksa insanın özünde taşıdığı güzelliği mi yansıtmaya çalışmalıyım? Bunu yaparken gerçeklikten kopmamam ve hayatın bütünlüğünü parçalamamam gerekiyor.

Sinemadan bahsederken andığınız isimler var; Ozu, Bergman, Tarkovski, Kiyarüstemi, Bresson… Bu yönetmenlerin sinemada seküler olmayanı anlatmak gibi bir ortak özellikleri var ama farklılıkları da çok. Sizin için öne çıkan özellikleri nedir bu isimlerin?

Bresson’da aşkın ögenin insanın başına gelenler vasıtasıyla ortaya çıkması ama bunun neredeyse mekanik şekilde, bir kurallar silsilesi içinde ortaya çıkması ilgimi çekiyor. Yaşamın sırrını o matematiğin içinde oluşturuyor. Paranın saflığı nasıl ele geçirdiğini anlatması da önemli. Onun bir aziz gibi sinema yapması beni çok etkiliyor… Eric Rohmer’i, Bresson’un dünyevi tarafı gibi görüyorum. O da sevdiğim yönetmenlerden; hikayeyi kurduğu yer ve hikayede oluşturduğu insan malzemesi dolayısıyla… Ozu sahip olduğu Zen bakışıyla hafif ve yalın işler yapıyor. Filmlerini tek bir lensle çekiyor. Bir tür kumpanya gibi hep aynı oyuncular var filmlerinde. Filmlerinde doğa nefes alıyor sanki. Her sahne bir haiku. Sıradanlığın içinden manevi bir alan açması, insan duygularını narin bir şekilde ifade edişi ve yönlendirişi, bir eleştiri getirecekse onu bile belli bir mizah duygusu ve nezaketle yapması beni çok etkilemiştir… Bergman’ın dinle meselesi, maneviyatla kavgası ilgimi çekiyor. Gerçekle, ahlakla, suçla oynaması fakat hiçbir zaman inancın alanının dışına çıkmaması, en karamsar yerde bile umudu hissettirmesi… Bu adamların bende yarattığı en büyük duygu, film çekme isteği. Seyrettiğim filmlerden pek azı bende bu isteği uyandırdı. Mesela Bergman’ın “Sessizlik”ini seyrettiğimde çok etkilenip hemen film çekmek istemiştim. Fellini’nin “La Dolce Vita”sı da öyle. “Sekiz Buçuk”u da beğenirim ama “La Dolce Vita” “Keşke ben çekseydim” diyebileceğim türden bir film.

Günümüzde bu yönetmenlerin devamı sayılan kimi genç yönetmenler var. Sinematografik olarak aynı sularda yüzüyorlar ama çoğunun sinemasında maneviyatın yeri yok.

Eksik kalan ve aşkınlığı dizginleyen şey tam da bu işte. Formist bir bakış. Bu bakışla fazla yol alınamaz, çünkü o yönetmenlerin itici gücü hakikatle ilgili meselelerdi. Ama bu bir tür forma dönüşürse, mesele kamerayı onun gibi kullanmaya, ışığı onun gibi kurmaya indirgenirse oradan bir derinleşme sağlanamaz, çünkü yöneten irade aynı irade değil. Ben o yüzden her sanat formunun, yapılma sebebinden, hakikatten kopmaya başladığı andan itibaren şekilden ibaret olduğunu düşünüyorum. Sonuçlardan yola çıkarak bir şeyler üretilmeye çalışılıyor ama benzer bir içsel, aşkın bir süreci de yaşamak gerek.

Bu konuda belki de en önemli kaynak Paul Schrader’ın ”Sinemada Aşkın Biçim” adlı kitabı. Schrader orada Bresson, Ozu ve Dreyer’i inceleyip onların biçimleri arasındaki benzerliğe dikkat çekiyor. Sinemada ilahi olanı ortaya çıkarmanın tek bir yolu ya da çok benzer yolları olduğu tespitine varıyor.

“Bir’lik” diye bir şey var, bunu unutmayalım. Belki bu bir’liğin sinemadaki tezahürüdür… Bu noktada Kiyarüstemi’yi de anmak lazım. İran sinemasında Mecid Mecidi daha fazla dini referanslar içeren filmler yapsa da maneviyat ile sinemayı daha derin ve kuvvetli bir şekilde ilişkilendiren yönetmen Kiyarüstemi’ymiş gibi geliyor bana. Mecidi’nin de çok etkili filmleri var ama daha alışılagelmiş bir form kuruyor… Bu yönetmenlerin bir başka ortak özelliği de yaptıkları işlere dair bir teori, bir kurallar bütünü ortaya koymuş olmaları. Yazılı bir kaynak, bir referans üretme ihtiyacı duyuyorlar. Ozu’nun böyle bir eseri yok gerçi, bildiğim kadarıyla. O tam bir Zen sanatçı gibi, pek konuşmuyor.


Yazının alıntılandığı Yusuf’un Rüyası kitabını incelemek için tıklayınız.

Osman Kemâlî Efendi'den "Kurban İbadeti" Üzerine

12 Ekim 2019

Yûnus Emre'ye ve Millî Kültür Politikalarımıza Dair

12 Ekim 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir