Yûnus Emre’ye ve Millî Kültür Politikalarımıza Dair


Yakın zamanda yayımladığımız ‘Aşktan Söyler Bu Dilim’ kitabından alıntıladığımız bu bölümde Mustafa Tatcı, “Türkçe’nin Cebrâil’i” dediği Yûnus Emre’nin niçin önemli olduğunu, Yûnus kültürünü güncelleyerek bugünün hayatına neden tatbik etmemiz gerektiğini, Yûnus kültüründen hareketle millî kültür politikalarımızın nasıl yetersiz kaldığını ve neler yapılması gerektiğini anlatıyor…

Yûnus’ların bir mekâna sığmadığının canlı örneklerini sizinle yurtdışına Yûnus Emre’yi anma vesilesiyle yaptığımız seyahatlerde de gördük. Avrupa’da yetişen yeni kuşak Türkler, Yûnus ve onu takip edenlerle ilgili olarak bazen buradaki yaşıtlarından çok daha ilgili olabiliyorlar. Türkçe’yi bile zor konuşan, Avrupa’da yetişen bu gençlerin merakını neye bağlayabiliriz? Bu keşif onları Türkçe’ye çekmek için de bir vesile olabilir mi?

Evet. Bu tesbitiniz bendenizin de dikkatini çekti. Hiç Türkçe bilmeyen yahut az çok Türkçe bilen yabancılar içinde ve yine Türk olup da Batı’da doğmuş ama anadilini çat pat konuşan gençler arasında Yûnus’tan haz alan kişilerin olduğunu hep birlikte gördük. Bu sevindirici bir husus tabiatıyla. Mesela 2015’de -15 Nisan’dı yanılmıyorsam, yani uçak krizinden evvel- Moskova’da yaptığımız bir seminerde, Brüksel ve Viyana’daki Yûnus Emre Merkezlerimizde, Astana’da, Yesi’de, Azerbaycan’ın muhtelif reyonlarında, Balkan şehirlerinde yaptığımız seminerlerde bu meraklı gençler hep dikkatimi çekti. Hepsi de arayış içine girmiş, feleğin sillesini yemiş, kimliğini sorgulamaya başlayan ve insanın hakikatini arayan birer pırlanta.

Bazı gençlerin Yûnus’tan yeni yeni haberi olmakta, bazısı ciddi bir okumaya girişmiş. Sözün özü kulağına kar suyu kaçmış, gönlüne aşk tohumu düşmüş bir kısım genç sormaya başlamış: Ben kimim? Neyim? Nereden gelip nereye gidiyorum? Bir güzel insan çıkmış, “bizim bir Yûnus’umuz var, onu okuyun” demiş. Genç, okuyacak da ortada kitap yok tabii. Almancası anadili gibi ama anadilini kekeme konuşan bir grup genç bunlar.

Yûnus Emre’yi oku denmiş denmesine de garibim okuyamıyor. Çünkü dilbilgisi yeterli değil. Ortada ciddi bir çevirisi yok Yûnus’un. Ha İngilizcesi, Almancası, Fransızcası yahut Japoncası olsa ne yazar? Ne faydası olur. Suyunun suyu olduğu ve yetkin bir çevirisinin yapılamadığını bildiğimiz Yûnus Dîvânıyla, Yûnus seçmeleriyle ne öğrenilebilir ki?

Burada yeri gelmişken size bir şey daha söyleyeyim. İnsan hakikate tâlipse, aradığı bu hakikat onun gönlünde kendi diliyle doğacaktır. Bunun içini artık kendiniz doldurun. Hakikat dili anadilidir! Öyleyse çeviri yapmayalım mı? Hayır yapalım. Yûnus’u yetkin bir tercüme diliyle Almanca’ya, İngilizce’ye aktaralım tabii ki. İmdi sadede gelelim. Avrupa’da yetişen bu gençler ne yapsınlar? Onlara Yûnus’u anlatacak biri yok, okuyacakları tercüme bir eser yok.

Evet ne yapsınlar?

Gerçek şu ki insan kitapla değil insanla evliyâ olur. Velâkin insan da yok, kitap da yoksa işimiz zorlaşacaktır değil mi? Yûnus’u anlatan insanı nerden bulacaksın? Bari kitabı ortaya koyalım da insanı içinden çıkarırız. Aslında tersi olmalı. Kitap insanın gönül elinden çıkan şeydir. İşte Yûnus Emre Dîvânı’nın tercümeleri bu sebeple önemlidir. Batı’daki gençlerimizin arasından gerçek insanı çıkarmak için bu önemlidir. Yûnus ve diğer hakikat âriflerinin nutk-ı şerîfleri sıradan kitaplar değil, onun ötesindedir. Bu ilâhîlerden onların da gıdâlanmaya ihtiyaçları vardır. Bu ve başka sebeplerden ötürü başta Yûnus olmak üzere varlığın, insanın ve eşyanın hakikatini çözen âriflerin ilâhîlerinin diğer dillere çevrilmesi lâzımdır.

Yani hocam maksat tercüme değil, insandır!

Tabii kardeşim. Kitap vesiledir, vâsıtadır gaye değildir. Gaye Yûnus’un Almancası değil, Almanya’nın Yûnus’udur. İslâmı aşk ve irfanıyla, hakikatiyle bilen, yaşayan ve yaşatan bir Yûnus. Ama Köln’deki Yûnus’u yetiştirmek için Dîvân’ın tercümesi gereklidir. Benim dediğim Köln’deki kardeşimizin kulağına kar suyu kaçırmaktır. Yûnus’u, Mevlânâ’yı, Niyâzî-i Mısrî’yi, hâsılı, İslâm tasavvufuyla ilgili klâsik metinleri tercüme etmek gâyet iyi olur da gaye bunlar değildir. Gaye Almanya’nın kaderini değiştirecek Hak âşıkını yetiştirmektir. Yani bir evliyâ yetiştirirsin olay biter!

Bir mekânın Muhammedî hakikatle tanışması böyle olur. Anadolu erenleri insanoğluna başka türlü de yardım etmiş ve etmektedir. Memleketimizde yetişen bir kâmil insan uğraşır, bir kâmil velî yetiştirir. Ona der ki “Hadi oğlum Almanya’ya git de oradaki gönüllere el, ayak, göz oluver, gezdiğin yerlerdeki gönüllere nûr oluver!” Ve hicret ettirir. O eren de Yûnuslayın “Baba Tapduk manâsın saçdık elhamdülillah!” diyerek ‘Yukarı İller’e manâ saçar. Aslında kâmillerin hicreti kemâlin hicreti, insanlığa mâledilmesi demektir. Yöntem çoktur, önemli olan lâyık olmaktır. Dün Yûnus’un “Vardığımız illere şol safâ gönüllere / Baba Tapduk ma‘nâsın saçdık elhamdüli’llâh” dediğini, bugün daha modern metodlarla söylemek gayet kolaydır. Fakat önce suyun başındakiler aşk ve irfan peşinde olmalıdır. Yurtdışında bizi temsil eden kuruluşlar ve içindekiler kesinlikle siyasallaşmamalı, irfanî derinliği olan gönül ehli kişiler olmalıdır. Nasıl olacak bu iş, tabii ki terbiyeyle.

İnşallah devletliler sesimizi duyar da, en azından Yûnus’un 700’üncü vuslat yıldönümü olan 2021 yılından önce Türk-İslâm kültürü adına, Yûnus Emre adına, aşkullah ve muhabbetullah adına güzel işler yapmaya başlarız.

Yurtdışındaki genç kuşak Türkler’de şahit olduğunuz en temel meselelerden birinin ne İslâmı ne de İsevîliği bilmemeleri olduğunu söylemiştiniz.

Bendeniz bilfiil 1986 senesinden beri Yûnus Emre ile uğraşıyorum. Hazretin nutk-ı şeriflerini kelime kelime, beyit beyit anlamaya çalışıyorum. Bu tecrübelerimi de yurtiçinden ve dışından gelen davetleri değerlendirerek paylaşıyorum. Bu meyanda son zamanlarda (2019 yılı içinde) Yûnus Emre Enstitüsü, Tika veya bazı büyükelçiliklerimiz vâsıtasıyla özellikle Yûnus Emre, Ahmed Yesevî, Niyâzî-i Mısrî ve Yahya Şirvanî hakkında söyleşiler yapmak üzere yurtdışındaki bazı etkinliklere katıldık.

Lefkoşa Yûnus Emre Merkezi’mizde bir dizi seminerler verdik. Demin de bahsettiğim gibi Moskova Büyükelçimiz Ümit Yardım beyin tavassutuyla Çaykovski’de ve Gorki Enstitüsü’nde (2015), bilâhire Avusturya Büyükelçiliğimizin 2019 senesindeki davetiyle Viyana’da, hâsılı, daha önceleri Brüksel’de, Karadağ’da, Almanya’nın çeşitli şehirlerinde Yûnus Emre’den hareketle aşk ve irfan seminerlerine konuşmacı olarak katıldık. Buralarda susamış dudaklarla, yanık gönüllerle karşılaştık. Köksüz ve öksüz kalmış insanlarla tanış biliş olduk. Ne tecrübeler, ne gözlemler! Anlatmakla bitmez.

Buralarda şahit olduğum en temel problem, muhatap olduğumuz kitlenin ne İslâmı ne de İsevîliği bilmediğidir. Bu zevât dinlerini kitâbî olarak bilseler bile irfanî (mistik) boyutuyla bilmediklerinden, Yûnus’u, Mevlânâ’yı, İbn Arabî’yi, hâsılı bizim âriflerimizi çözmeleri mümkün değildir. Ben burada dinler tarihinden bahsetmiyorum, İbn Arabî’nin Fusûs’ta işaret ettiği manevî merhalelerden yan nefsin tevhîd idrâkindeki merhalelerinden bahsediyorum. İmdi bunu anlamayan kişiler “Gök yüzünde İsâ ile Tûr dağında Musa ile elindeki asâ ile” ‘Mevlâ’sını’ nasıl çağıracak? Yahut:

“Ben bu mülke ta‘lîm kıldum hem yidi kez cevlân urdum / Muhammed nûrını gördüm bu benüm mekânum anda” diyen Yûnus’un gördüğü ‘Muhammed nûru’nu nasıl idrâk edecek? Onun kafasında ve gönlünde Hz. İsâ’nın, Hz. Musâ’nın, Muhammed (a.s)’ın tarihi var. Halbuki biz Hz. Muhammed’den yani huzurdaki Muhammed’den, içimizdeki hakikat nûrundan bahsediyoruz. Adama Hz. İsâ diyorsun o, hâşâ “Tanrı İsâ” diye anlıyor. Tanrı ölür mü? Ölmez. Ama İsâ ölür.

Uzatmayayım. Dinler, tevhîd makamları açısından bir seviyedir. Tevhîdi insanda yani nefsinde algılarsın İsevî, eşyada algılarsın Musevî, bir bütün olarak enfüs ve afakta algılarsın Muhammedî olursun. İşte Yûnus bu bilgileri sana pratik ve yaşanmış bir tecrübe olarak anlatır, nasıl yaşayacağını gösterir. Hâsılı ne Müslüman’ım diyen, ne de İsevî’yim diyen irfana tâliptir. Ama Batı’da ve Doğu’da rastgeldiğim bazı gençler kendi nefislerine ilk soruyu sormuşlardır: Nerden geliyoruz ve biz kimiz? Hani diyor ya ehlullah: “Nerden neye, geldin neye? İnanma yalan dünyaya!” İşte sora sora bu sorunun cevabını bulacaktır insanımız ve şöyle diyecektir: “Öyle sanman siz beni kendözümden gelmişim / Yâ kendi gönlüm ile bu kafese girmişim.”

Düşünen beyinler, gönlüne aşk tohumu düşenler kurcalarken meseleyi çözmektedirler: İnsanın inandığı din kendi nefsinin merhalesidir. Hâsılı dinlerin her biri bir idrâk seviyesidir. İslâm ise tamamlanmış bir yol, bir erkân, bir makâmdır. İslâm kâmil insanın nefsidir. Bu bir gün anlaşılacaktır. Yeter ki kişi, susuz çeşmelerde dolaşmasın.

Peki niye Yûnus’ta ısrar ediyoruz Hocam?

Az önce söylemiştim. Eli kalemli, dili kelâmlı ehlullah tecrübelerini anadiliyle anlatır. Hakikati anadiline giydirdiği örtüyle ifade eder. Bizim dilimiz Türkçe, hakikatimizi de Türkçe anlarız. Rüyânı da anadilinde görürsün. Yûnus ne yapmıştır? Anadilini ilâhîleştirmiştir, yahut ilâhî kelâmı anadiliyle söylemiştir. İlâhî, nefsini Hakk’a vuslat ettiren âriflerin makam-ı safiyyedeki kelâmlarıdır ki orada benlik ve senlik yoktur. Orası “Huvallah” makamıdır. Kuldan söyleyen sultandır orada.

Özetle söyleyelim vuslat ehlinin sözü benliksiz Hak sözüdür. Orada Cenâb-ı Hak âşıkın konuşan dilidir. Yûnus da Allah’a vâsıl olduğundan eseri Dîvân-ı İlâhiyâttır. Bir yerde ne diyordu: “İnsan sıfatı kendi hak / İnsandır hak, doğru bak.”

İşte Yûnus’un “insandır hak, doğru bak” dediği noktada denmiştir bunlar. Bu sözler tevhîd makamları tamamlanıp Hak idrâkiyle söylendiği için, gönüllere tesiri de o derece fazladır. Her ilâhî gönüle değer. Fakat şuradaki edebî değeri olan mükemmel bir kelâm gönüle değmeyebilir. O tür eserler bırakınız gönüle, kulağa bile değmez. Kur’ân’da, ilâhî kelâmla yarışa çıkan şairlerin edeplenmesi, ikaz edilmesi bu sebepledir. İşte kulağa değen kelâmla gönüle değen farklıdır.

Şimdi kendiniz sorup kendiniz cevaplayın. Niye Yûnus Emre’de ısrar etmek gerekir? Evet Yûnus okuyalım. Gönüle yavaş yavaş tesir eder. Tefekkür edersin manâsı gönlünde çiçeklenir. Zevk ve şevk hâsıl olur. Eh bir de besteli olarak okursan daha âlâ kâr eder vesselâm.

2021 yılı Unesco tarafından Yûnus Emre yılı ilan edildi. Bu konuda yapılacaklara dair ne gibi tavsiyeleriniz olabilir?

2021 yılı Hazretin 700’üncü vuslat yıldönümü oluyor. Bu çerçevede 2021, Unesco’ya Yûnus Emre yılı olsun diye teklif edildi. 1991’de Unesco çapında Yûnus Emre Türkiye tarafından teklif edilmiş, anılmıştı. Bu sefer de 700’üncü vuslat yıldönümünde daha geniş olarak anılması için bir teklifte bulundu Türkiye. Şimdi bu vesileyle Yûnus’un gönül dünyasındaki güzellikleri dünya insanlığının istifadesine sunmak gerekmektedir.

2021 senesindeki faaliyetler önceki faaliyetlerden farklı olmalıdır. Dijital hayatın çok geliştiği bir ortamda, Yûnus düşüncesini çağdaş bir anlatımla dünyaya mal etmenin yollarına bakmak lâzımdır. Bunlar neler olabilir? Tabiatıyla önce Dîvânın ve Risaletü’n-Nushiyye’nin mükemmel baskıları yapılmalıdır. Her seviyeden insana hitap eden kitaplar. Sonra bu kitapları her eve sokmalı, “her eve bir Yûnus, her genç bir Yûnus” denilerek yurtiçi ve dışında Yûnus’u anlatan, sevdiren seminerler yapılmalıdır.

Tabiatıyla mükemmel birer tercüme ile Dîvân ve Dîvândan yapılacak seçmeler dünya dillerene aktarılmalıdır. Bugünlerde böyle 50 şiirlik tercümeye esas olacak bir metin hazırladım. Bunlar çoğaltılabilir. Bendeniz bazı kardeşlerimizi teşvik ettim, onlar bir tercüme grubu oluşturdular şimdi. Yûnus’un şiirlerinden bir kısmını, yine fakîrin ‘Yûnus Emre Yorumları’ kitabını tercüme etmeye başladılar. Bu eserin başta İngilizce olmak üzere Fransızca, İspanyolca, Japonca, Arapça, Farsça, Portekizce, Flemenkçe gibi dillere aktarılmasında ve basılan eserlerin Yûnus Emre Merkezlerimiz, Tika veya Büyükelçiliklerimiz tarafından dağıtılmasında fayda görüyorum.

Yûnus düşüncesini dünyaya mal etmek lâzım. İnsanların gönül huzuru için buna ihtiyaç var. Davâsı olanın manâsı olmaz. Manâsı olanın davâsı olmaz. Burada davâ cedelleşmek demektir. Manâ yani hakikat anlaşılınca insanlık cedelleşmekten vazgeçer. Yazdık çizdik, televizyon programarında söyledik. Türkiye’nin çok acele bir tercüme bürosuna ihtiyacı var. Bunun en doğrusu Yûnus Emre Enstitüsü bünyesinde olmasıdır. Geçmişte MEB’ında böyle bir büro vardı ve Hasan Âlî Yücel zamanında onlarca tercüme kazandırıldı dilimize. Biz şimdi bunun tersini yapmalıyız. Kendi klâsiklerimizi dünya dillerine aktarmalı ve büyük bir hamle başlatmalıyız.

Biliyor musunuz? Biz bugün kültürümüzle dünyada yokuz. Halbuki bir zamanlar savaş sırasında bırakıp geldiğimiz at takımlarıyla dünya müze kuruyordu. İşte bakın Avusturya’ya. Şimdi biz ürettiğimiz değerlerle dünyanın zihnine ve gönlüne girmeliyiz değil mi? Müslüman Türk fikirleriyle ürettiği aşk ve irfani değerleriyle dünya insanlığının vicdanı olmalı değil mi? Bu nasıl olacak? İlk tercüme eser Yûnus Emre Külliyatı olmalı ve biz bu hamleyi başlatmalıyız. Sonrası gelir. Kutatgu Bilig, Hacı Bektaş-ı Velî, Akşemseddin, Niyâzî-i Mısrî, Osman Kemâlî…

Neyse konuyu uzattık. Yûnus Emre yılında iyi birkaç film, iyi birkaç belgesel, Yûnus’u yerinde anlatan Nallıhan’dan Sarıköy’e (Yûnus Emre mahallesi), Anadolu’daki diğer makamlarına ve hatta kardeş Azerbaycan’ın Şeki ve Zagatala arasında kalan Gah bölgesindeki makamına kadar gidilen kaliteli turlar… Gah demişken mutlaka Nallıhan Belediyemiz yahut Ankara Büyük Şehir Belediyemiz Gah ile irtibat kurmalı ve karşılıklı etkinlikler düzenlemelidir. Ben bu görüşümü Eskişehir Kültür Başkenti ilan edildiğinde dönemin valisine söylemiştim. Üzerinde durmadılar. Sanırım Büyük Şehir Belediyesi’nin de bu teklifimizden haberi olmadı. Şimdi bunu Ankara Büyük Şehir Belediyesi yapabilir. Nallıhan veya Ankara Belediyeleri Gah reyonuyla irtibat kurmalı ve hemen bir Yûnus Emre etkinliğine başlanmalıdır.

Belgeseller ve filmler önemli ama illa kaliteli romanlar kaliteli Dîvân baskılarına da önem vermemiz lâzımdır. Çok kaliteli çalışmalara ihtiyaç var. Yûnus ve Tapduk Emre’nin kültür coğrafyamızda çok büyük yeri vardır. Anadolu merkez olmak kaydıyla Azerbaycan, Nahcivan, Şiraz, Bağdat ve diğer ucu Varna ve Romanya… Buralarla ilgisi bulunuyor Hz. Tapduk’un.

Tabii bütün bunları yapabilmek için iyi yetişmiş elemanlara ihtiyaç var. Bizim TRT’de bir Yûnus Emre dizisi tecrübemiz oldu. Çok da sevildi biliyorsunuz. Eksiklerine rağmen çok sevildi. İnsanımızın çoğu tekke nedir, zikir nedir, sohbet nedir, ehlullah nedir bunları bilmiyordu. Dervişler günlük hayatlarında neler yaparlar sadece ehlinin bildiği şeylerdi. Çoğu sanatçının da dünyasından çok uzaktı tasavvufî hayat. Bu dizi filmin arafesinde biz bunları uzun uzun anlattık, tatbik ettik, gösterdik. Haaa dediler, kazın ayağı öyle değil böyleymiş. Nereden nereye gelindi gördüğünüz gibi.

Bazı hokkabazların filmlerindeki din adamı kılıklı kişiler nerde, rahmetli Payidar Bey’in temsil ettiği Tapduk, yahut Gökhan Bey’in temsil ettiği Yûnus Emre nerde? Falanın sinema filminde temsil edilen cami hocası tipi nerde? Bu millet değerleriyle ancak doğru bilgiler verildiği zaman tanışabilir. Yoksa günden güne uzaklaştığımız bir hazinenin zavallı birer mirasçısı olmaya devam ederiz. Unutmayın, insanı insan yetiştirir. İnsan yetiştiren kaynakların ihyası bugün nasıl olacaksa öyle yapmalıyız. Yoksa ârifler çoktan kenara çekildi de senin haberin yok. Marifet iltifata tâbidir Azîzim.

Hocam ben şu tercüme meselesine geri dönmek isitiyorum. Bu mütercim ekibi kim eğitecek? İngilizce’yi iyi bilmek yeterli olur mu? Yûnus Emre hakkıyla çevirebilir mi? Ne dersiniz Yûnus sohbetlerinden muhakkak beslenmeleri gerekir, değil mi?

Bir kişi çok iyi İngilizce veya Fransızca öğrenmiş olsa bile Yûnus’u doğru şekilde tercüme edemez! Bunun sebeplerini ‘Yûnus Emre Yorumları’ kitabımızı okuyan anlar. Ehlullahın metaforları aklî değil misâl âleminden alınmış şifreli mektuplardır. Bunları kim çözebilir? Seyr u sülûk çıkaran sâlikler. Mütercimlerin bu misâl âleminin dilini yani rüyâ dilini çözmüş olması gerekir.

Eyvallah! Sorun orada işte.

Anne Marie Schimmel’in, Talât Halman’ın yahut başka zevâtın Yûnus’tan Almanca ve İngilizce’ye tercümeleri var. Bunlar doğru çeviriler midir? Hayır değildir. Pek çok eksiklikleri vardır. Ama ortada okuyacak kitap olmayınca hiç yoktan iyidir deyip bunları tavsiye ediyoruz. Ben şahsen daha iyisi olmalı derim. Daha iyi tercümeler için de önce Yûnusça metaforların çözümlenmesi gerekir. Bunun için evvela bir Yûnusça sözlüğüne ihtiyaç vardır. Bunu da ancak gönül terbiyesinden geçmiş bir tekke erbâbı yapar! Demem o ki bu mütercim ekip başta Yûnus olmak üzere büyüklerimizin eserlerindeki sembolik yapıyla ilgili bir eğitimden geçmeli ve kendilerine özgü bir sözlük geliştirmelidir. Başka yolu yok. İşte bu tercüme ekibi de böyle yaşayarak bilen ehil kişilerin uhdesinde, yönetiminde, kontrolünde tercümeler yapacak.

İşte yurtdışı etkinliklere gittiğinizde bunu ivedilikle yapın diye oradaki Türkleri teşvik ediyorsunuz, onlarla sohbet edip, sorularına cevap veriyorsunuz.

Aynen öyle. Yüzlerce soru geliyor oralarda. Yûnus’tan bir beyit okuyup anlatıyorsunuz, on tane soru geliyor. Onların seviyesine indirmeye çalışıyorsun ama yine de tam anlaşılmıyor. Çünkü her kavramın arkasında bir tarih, bir külliyat, bir hazine var. Genç, o hazineye ulaşamıyor. Ne yapmamız lâzım? Yûnus’la birlikte bin klasiğimizi o insanların önüne koymamız lâzım. Bu da ancak devlet gücüyle olabilir.

Yûnus Emre Enstitüsünün yurtdışındaki merkezlerinde tanık olduğumuz bir sıkıntı bu zaten. “Yûnus kimdir diye bize soruyorlar, var mı şöyle peksimet yahut hap gibi verebileceğimiz, onu bütün yönleriyle anlatan ve bizim yabancılara önerebileceğimiz doyurucu yayınlar?” Bu serzenişi yurtdışında sık sık duyuyoruz. Kendi geleneğimizi güncelleyecek kadar bir kültür birikimine önce kendimiz sahip değiliz. Bir Alman’ın gelip Goethe Enstitüsü’nde Goethe kimdir demesi ne kadar abes ama biz böyleyiz.

Bu eksikliği tamamlamak Yûnus Emre Enstitüsü’ne düşer. Kuruluşundan beri başta Yûnus’un kendi olmak üzere klâsiklerimizi dünya dillerine çevirmek, buradan fikir üretmek, belgeseller, filmler yapmak ve belki dünya çapında bir Yûnus Emre Büyük Ödülü ihdâs etmek gibi şeyleri düzenlemek, planlamak Enstitü’ye düşerdi. Sanırım bu şekilde bir planlamaları olmadı. Bence olmalı idi. Baştan beri bir tercüme büroları olsaydı, neler olurdu neler. Hayli mesafe alırdık. Şimdi böyle durumlarda takdim edebileceği bir kitap yok.

2019’un Mayıs ayında Viyana’ya gittik. Orda Yûnus Emre hakkında seminer vereceğiz. Avusturya Büyükelçimiz Ümit Yardım Bey Avusturya Kültür Bakanlığı ekibiyle iki yıl sonrası için ‘Avusturya Türkiye kültür yılı’ ilân edilmesinden hareketle, bunun ön konuşmasını yapmak üzere toplanmışlar. Büyükelçimiz bizi de davet etti. Karşımızdaki ekiple konuşuyoruz. Toplantıda karşımızda bir hanımefendi oturuyor, grubun başkanı sanırım oydu.

Konu dönüp dolaşıp Yûnus Emre’ye geldi. Yanımızda Enstitü’den yetkili arkadaşımız da var. Uzatmayayım. Heyetin başkanı hanımefendi “o kadar önemli bir kişiyse Yûnus Emre’yi bugüne kadar Almanca’ya niye tercüme etmediniz?” dedi. Bu kadar önemli bir zât ise bize vereceğiniz kitapları olmalı değil miydi?

Büyükelçimiz “var mı böyle bir tercüme” diye fakîre sordu. Bendeniz de “Schimmel’in 20-30 kadar ilâhî çevirisi var bir eserinde, fakat bir bütün olarak tercümesi yok” dedim. Bu eserin Almanya’da ve Türkiye’de yapılmış baskıları vardı hatırladığım kadarıyla ama şu anda sanırım bulamayız!” mealinden bir cevap verdim. Meğer karşımızdaki hanımefendi Avusturya Kültür Bakanıymış! İki ekibin temsil kadrosuna bakınız. Biz orada tesadüfen bulunduk, devletin herhangi bir kuruluşu adına filan değil. Sadece büyükelçimizin inisiyatifiyle. Ama karşıdaki ülke Kültür Bakanlığı seviyesinde ilgi gösteriyor. Ve bizim burada onlara Yûnus Emre’yi şuradan okuyabilirsiniz diyebileceğimiz bir kitabımız yok.

Ben bu tercüme işini ta 2002 senesinde dönemin Kültür Bakanlığı yetkililerine söyledim. Gücümüz, sağlığımız yerinde iken Yûnus Emre Külliyatı dünya dillerine aktaralım, bir ekip kuralım diye. Ne yazık ki devletlilerin böyle bir derdi olmadı.

Hocam o günden bugüne çok şey yaptınız ama?

Yapmaya çalıştım. Ama hep ferdî oldu bu çalışmalar, kimse destek vermediği gibi şunu alalım da kütüphânelere, gençlere dağıtalım diyen de olmadı. Şimdi Üsküdar’dayız, burnumuzun dibinde Belediye’ye ait ‘NevMekân’ var. Tantanayla açılış yaptılar. Kütüphânesi olan bir mekân ama içinde bir Yûnus külliyatı bulamazsınız. Onu bırakın, Üsküdar’ın azîzleriyle ilgili yayınlarımızı bir bütün olarak bulamazsınız. Milli kültür, paldır küldür. Duyarlı olmalı yöneticiler, duyarlı! Gidiyoruz ama nereye, bilen yok! Yûnus Emre konusunda bendenizi bugüne kadar hiçbir devletli arayıp sormadı ve çalışmalarımıza destek vermedi. Ne yaptığımızı da bilen yok. Bakalım bundan sonra ne olur?

İnşallah birilerinin kulağı duyar diyelim. Yûnus’u sizin dilinizden tanıdıkça içinden hep yeni Yûnuslar çıkıyor.

Yûnus kimdir; bir bilseler! “Medreseler müderrisi okumadılar bu dersi” diyen aşk medresesinin hocası. Bir üslûp kurucusu. Türkçe’yi vahiy dili haline getiren ve Türkçe’nin Cebrail’i olan bir ilâhî tercüman. Elimizde kalan şiirleri ve risâlesiyle Türkçe’de bitmeyecek bir devrimin meş’alesini yakıp giden bir gece yolcusu. Çoğalt çoğalt çoğalt…

Bütün bu özelliklerini kim bilir Yûnus’un? Seksen milyonluk ülkede, dört yüz milyon Müslüman Türk’ün yaşadığı büyük coğrafyada, şu kadar üniversitenin bulunduğu bir memlekette, yüzlerce tekkesinde binlerce müridin, onlarca şeyh geçinen insanın yaşadığı bir coğrafyada, elli yazmadan hareketle didik didik edip de hazırladığın ve 30 senedir noktasını koyamadığın bir Dîvânı 1000 adet bastırıyorsun 5 sene raflarda duruyor. E kardeşim senin derdin yoksa ben senin arkanda ne diye dolanayım? Arıyorsan gel Yûnus’a!

Neyse Unesco milli komitemize, Yûnus Emre Enstitüsüne, Kültür Bakanlığına, Milli Eğitim Bakanlığına ve müdürlerine çok iş düşüyor. Yûnus Emre’nin her seviyeden külliyatı önümde duruyor, biz buradayız, buyursunlar gelsinler!

Bir de hocam, Yûnus Emre’nin eserlerini sadece seyr u sülûk ehlinin gıdâlanacağı bir kaynak gibi görmemeli değil mi? Hani bu eserleri sosyoloji de, psikoloji de, devlet bürokrasi de kültürel diplomasi de kullanabilir değil mi? Çünkü gönül eri her alana uzanıyor. Bu sebeple Yûnusça görüşleri, deyimleri, kavramları iyi değerlendirmemiz lâzım değil mi?

Gayet tabii. Azîz kardeşim şimdi Hazretin şöyle bir beyti ver: “Bir hastaya vardın ise bir içim su virdin ise / Yarın anda karşı gele Hak şarâbın içmiş gibi.” Bunu her hastanenin girişine yazdırsak faydası olmaz mı? Zengin birinin psikolojisini etkilemez mi bu beyit? Yine okumayan, düşünmeyen, sorgulamayan bir üniversite öğrencisi şu beyitten ilham almaz mı? Bu beyti bir fakülte girişine, bir tekkeye yahut caminin girişine levha haline getirip koysak faydası olmaz mı: “Dânişmend okur dutmaz derviş yolın gözetmez / Bu halk ögüt işitmez ne sarp zamân olısar.”

Şu beyte bakınız. Yûnus adâletsiz, liyâkatsiz, kırmızı plaka düşkünü, rüşvetçi daire başkanlarına, genel müdürlere, bakan ve dekanlara karşı ne kadar serttir. Her siyasî parti bence şunu kapı girişlerine koymalı değil mi? “Gitdi beğler mürveti binmişler birer atı / Yediği yohsul eti içdiği kan olısar!” Daha neler söylenebilir neler. Bunları anlayabilmek için ciddi okumalar yapmalıdır vesselam.

Hocam bir sohbetinizde insan-ı kâmil nerede yaşarsa merkez orasıdır buyurmuştunuz. Biraz da bu cümleden gitsek.

Bir tarihte Vali beyin de olduğu bir grup içinde karşılıklı konuşuyoruz. Mevzumuz Niyâzî-i Mısrî ve Malatya. Sonra Elmalı, Bursa, Limni, Limni’deki türbesi çektiği çileler derken konu hayli derinleşti. Devletlilerden birisi Hz. Mısrî’yi yetiştiren ortamı ve üstadları görmezlikten ve şahısları bilmezlikten gelip sanki Mısrî Malatya’da yetişmiş ve Malatyalıları sadece onun bedeni ilgilendiriyormuş gibi fakîrin “Mısrî’yi Elmalı ve Bursa ile birlikte düşünmek gerekir” sözünü es geçti. “Konunun o boyutu Malatya’yı ilgilendirmez” deyince ona “kardeş” dedim, “Niyâzî-i Mısrî deyince konuyu sadece zât-ı âlîleriyle sınırlandırmayın lütfen!”

“Onu yetiştiren bir Ümmî Sinan var, onu da yetiştiren bir Eroğlu ve onu da yetiştiren bir Vâhib Ümmî Hazretleri var. Onların yaşadığı Elmalı diye bir muhit var. Bursa var, Limni var. Siz diyorsunuz ki biz Malatyalıyız, bizi sadece Mısrî ilgilendirir! Olmaz Efendim! Ârifleri et kemik zanneden bir anlayışla nereye gidebiliriz? Ârifler neredeyse merkez orasıdır! İrfan kimdeyse gönül oradadır. Öyleyse Mısrî mevzûunda Malatya’yı esas alıp Limni’yi nereye koyacaksınız?

Neyse o mevzu orada öylece kaldı. Şimdi bu hatırayı Yûnus’a da uyarlayabilirsiniz. Karaman, Ortaköy, Kula. Et kemik peşinde koşturan amatör kafalarla Yûnus’un mekânını tartışan sözde ulemâ.

Bırakınız bunları! Yûnus kâmil bir insandır ve kemâle ulaşanların sözleri hiç şüpheniz olmasın ki – tafsilat olmamakla birlikte- bütün sosyal ilimlerin kaynağıdır. Burada şehir kültürüyle uğraşan kardeşlerimize duyurmak üzere bir parantez açayım:

Biz deriz ki, evet, insan-ı kâmil nerede yaşarsa merkez orasıdır. Medine de, medeniyet de orasıdır. Şu an Üsküdar’dayız. Üsküdar’da yaşayan bir kâmil yoksa burası taşradır! Aklınızda bulunsun. İnsan kemâl bulmak için, bir kâmil peşinde adam olmak için yaratılmıştır. Şimdi New York falan değildir dünyanın merkezi. Anadolu’dur. Bu mekânın anası doludur!

Yani ‘hakikat anası’ buradadır! Mevzuu anlaşıldı mı? Sadece altındaki madenleriyle, petrolüyle, gazıyla tuzuyla, kromuyla, boruyla filan zengin değildir Anadolu. Bu mübarek belde insan-ı kâmiliyle zengindir. İşte o kadar!

Şimdi işte bu Yûnus Emre’yi takip eden, üç bine yakın eser ortaya koymuş Hakeren var. Kütüphânelerde henüz daha el atılmamış nice şahıslar ve konular var. Şu anda Bağlarbaşı’ndan aşağıya sarkıp İskele’ye kadar inin, her hazîrenin, her mezar taşının bir romanlık hikâyesi olduğunu göreceksiniz. Her hazîrede en az beş Dîvân ortaya koymuş zât-ı muhteremin mezarı bulunuyor. Gidin inceleyin Hz. Nasûhî hazîresini, ne dediğimi anlayacaksınız.

Anadolu ve Rumeli’nin her adımında bir irfan havzası var. Bu irfan havzalarını canlandırmazsan, olacak ve olmakta olan nedir, onu söyleyeyim. Siyasallaşmış cemaatlere geçit verirsin. İşte Fetö. İşte siyasallaşmış tarikatler. Turuk-ı aliyye erbâbının siyasetle ne işi olabilir? Gel de anlat anlatabilirsen. Köşe kapmaca oynayan sözde şeyhler ve dervişler. Olmaz Efendim, olmaz. Ehlullahın işi nefs terbiyesiyle, ilim ve irfanla.

Evet gerçek erlerin çerağını söndürürseniz kargalar gülzâra bülbül olmaya kalkar. Çocuklarınızı bu siyasallaşmış cemaatlerin kucağına itmek istemiyorsak irfan ocaklarını devletin kontrolüne alıp uyarmak zorundayız.


‘Aşktan Söyler Bu Dilim’ kitabını incelemek için tıklayınız.

Semih Kaplanoğlu ile "Manevî Gerçekçilik" Üzerine

15 Ekim 2019

Mustafa Tatcı: Türk-İslâm kültürü meşk kültürüdür

15 Ekim 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir